Sevgili Uçan
Süpürge,
Darbeyi anlatmamı istemişsin,12 Eylül
1980’i… Yaşananları anlatmaya sözcükler yeter mi? Sözcükler yetse de,
yazılanlar satırlara, sayfalara sığar mı?
O günleri birebir yaşamadım, ama sürekli
dinledim anlatılanları… Herkesin bir anısı vardı o günlere dair. Öyle bir
yaşamışlardı ki unutamıyorlardı, kopamıyorlardı o günlerden. Sanki hala
yaşıyorlardı o anları. Herkes bir yönünü anlattı, farklı bakış açılarından
baktım olaylara. İyi – kötü, yanlış – doğru birbirine karışmıştı, ayıramadım.
Bi tek şeyi farketim; insanları öyle bir etkilemiş ki, daha çok uzun yıllar
etkisini sürdürecek. Dinlediklerim bile kanıtı etkisinin.Öyle derin izler
bırakmış ki, karlar erise de izler silinmiyor, kolay kolay da silinmeyecek…
Hep dinledim “Darbe”, kitaplar konu almış
“Darbe” , okulda anlatılır, ödev konusu
olur “Darbe”, muhabbette adı geçer
“Darbe”, TV’de izlenilir”Darbe”, hala yaşanır, sanki hiç bitmez”darbe,darbe,darbe”...
Bir darbe ki tüm yaşananların sektesi,
Dünya’da görülmedi böylesi,
Çıkaranların kısıldı sesi,
Susturup, dinletmek gayesi!..
Darbe olmuş, sıkıyönetim ilan edilmiş,
insanlar sıkılmış, okullar basılmış, öğrenciler toplanmış da ne olmuş? Süresiz
göz altılar, ömür boyu hapis cezaları ne işe yaramış? Sorgulardaki feryatları kim duymuş? O kadar
acı niye çekilmiş? Düzene ne olmuş?
Kitaplar yakılmış, kitaplar gömülmüş;
insanlar harcanmış, insanlar gömülmüş; anılar silinmiş, anılar gömülmüş; ama yeşeren olmamış…
Bazen bir rüzgar eser, bin parça getirir o
günlerden, geçmişi çarpar suratlara. O parçaların her biri bir yankı bırakır
göklerde , ta buradan duyulur, dinlenir …
Kimler yaşamış o günleri, ben bilmem!
Dinledim öyküsünü birinci elden.
«Ortalık çok karışık, herkes gergindi. Ne
olacağımızı, nerede ne ile karşılacağımızı bilmeden yaşıyorduk. Sanki okula
değil, savaş alanına gidiyorduk. Dersleri basıp zorla eyleme götürüyorlardı.
Karşıt görüşlü diye arkadaşlarımı gözümün önünde öldüresiye dövdüler. Kılımı
kıpırdatamadım. Şok olmuştum. Hep “keşke” diye hatırlarım o günü… “Keşke bir
şey yapsaydım. Öylece durmasaydım.” » diye anlatırken biri, diğeri, «Taraf olmak zorundaydık. Aynı görüşteki
insanların yanında hatta örgüt bünyesinde olmalıydık. Can güvenliğimiz yoktu.
Herşey savunduğun görüşe bağlıydı. Öğretmenler bile kendilerini kaptırmış bu
akıntıda sürükleniyordu.» diye devam
ediyordu.
« Yüzük taktığın parmak, çanta takma şeklin,
yürüyüşün hatta yürüdüğün yol ve mevki bile seni bir taraftan görmelerine ve önyargılı
davranmalarına neden olurdu»
deyip hemen başka bir olayı anlatmaya başlıyordu sözü alan:
«Büyükannem pazarda alışveriş yaparken genç
biri yaklaşıp “Teyzecim, sivri biberi mi yoksa dolmalık biberi mi seversiniz?”
diye sormuş. Büyük annem de “ Etlice olur, severim dolmalık biberi. Dolması da
pek lezzetlidir.” Cevabını verince “Ya, öyle mi?” deyip sinirli halde
uzaklaşmış delikanlı. Sonradan öğrendik ki dolmalık biber sağ görüşü, sivri biber
sol görüşü temsil ediyormuş.»
İlk günü anlatır mısınız? sorusuna:
« Bir sabah annemin ağlama sesine uyandım.
“N’oldu?” diye sordum, “Darbe oldu.” dedi. Babamı yoldan çevirip, eve geri
göndermişler. Sokağa çıkma yasağı varmış. Pencereyi açtım. Cadde asker doluydu
ve silahların namluları evlere yani bize dönüktü. »
« Evden dışarı çıkamıyorduk.Herkesi bir
ekmek kaygısı sardı. Askerler ekmek dağıtılacağını söylediler ama çok acıkmıştık.Babam
gizlice arka kapıdan mahalle fırınına gitti. Fırıncı tek başına ekmek çıkarmaya
uğraşıyormuş. Babam da takmış önlüğü arkadaşına yardım etmiş. Üstü başı
bembeyaz un içinde, elinde ekmekle eve döndü. Daha sonra gerçekten de evlere
ekmek dağıttılar.» cevaplarını
aldım.
«Önce korktuk, Asker müdahalesi ya sert olursa diye ama
çemberi gittikçe genişlettiler. İlk günler gerçekten çok kötüydü, çok bunaldık.
Herkes şüpheliydi. Çok kişi göz altına alındı. Göz altındakileri önce stadyuma
doldurdular, onra kapalı spor salonuna, sonra da suçlu bulduklarını cezaevine…
Suçlu-suçsuz , iyi-kötü birbirine karıştı. Kurunun yanında yaş da yandı, ama şu
bir gerçek ki biz rahatladık. Akşam 18:00’den sonra ne kadar acil olursa olsun dışarı
çıkamazdık, çıkmaya başladık. Parklara gidemezdik, gitmeye başladık. O
karışıklık kayboldu. Belki susturulduk, düşünemez olduk, ama korkuyla
yaşamaktan, dışarı çıkarken evdekilerle geri dönülmez yola gidemişcesine
vedalaşmaktan çok sıkılmıştım. Hiçbir şey olmasa da güvenliydi artık hayat. Bu
yeterliydi» sözleri o
günlerdeki kaygıyı dolu dolu anlatıyor.
Düşündüğümüz kadar konuşmayı, anlaşmayı
deneseydik, ortaya sopa, silah ya da taş değil yüreğimizi koysaydık,
karşımızdakini dinlemeyi deneseydik bunlar yaşanmayabilirdi diye düşünüyorum.
Aydınlar “gerçek”ten aydınlatsaydı hem çevrelerini, hem de bizi… Ilımlı
düşünebilseydik,karşılıklı… Bu dilek-şart kipleri uzar gider, ama umarım bir
daha geri dönmez.
Birkaç detay aktardım sana, dinlediklerimi
paylaştım. Aslında çok şey var. Ama tekrar etmenin de bir gereği yok. Bu kadarı
da yeter o günleri anlamaya, bu yazıda, şimdi bile o anları yaşamıyor muyuz? Paylaşmadık
mı yaşananları? Hala aramızdalar ve hala öğreneceğimiz çok şey var. Sen de yaz
bana, bildiklerini anlat. Anlat ki o yanlışlar bir daha yapılmasın, yaşansın ve
tekrar yaşanmasına gerek kalmasın…
01 / 09 / 2010
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder