2 Aralık 2018 Pazar

UÇAN SÜPÜRGEYE MEKTUP

Sevgili Uçan Süpürge,

Darbeyi anlatmamı istemişsin,12 Eylül 1980’i… Yaşananları anlatmaya sözcükler yeter mi? Sözcükler yetse de, yazılanlar satırlara, sayfalara sığar mı?
O günleri birebir yaşamadım, ama sürekli dinledim anlatılanları… Herkesin bir anısı vardı o günlere dair. Öyle bir yaşamışlardı ki unutamıyorlardı, kopamıyorlardı o günlerden. Sanki hala yaşıyorlardı o anları. Herkes bir yönünü anlattı, farklı bakış açılarından baktım olaylara. İyi – kötü, yanlış – doğru birbirine karışmıştı, ayıramadım. Bi tek şeyi farketim; insanları öyle bir etkilemiş ki, daha çok uzun yıllar etkisini sürdürecek. Dinlediklerim bile kanıtı etkisinin.Öyle derin izler bırakmış ki, karlar erise de izler silinmiyor, kolay kolay da silinmeyecek…
Hep dinledim “Darbe”, kitaplar konu almış “Darbe” ,  okulda anlatılır, ödev konusu olur “Darbe”,  muhabbette adı geçer “Darbe”, TV’de izlenilir”Darbe”, hala yaşanır, sanki hiç bitmez”darbe,darbe,darbe”...
Bir darbe ki tüm yaşananların sektesi,
Dünya’da görülmedi böylesi,
Çıkaranların kısıldı sesi,
Susturup, dinletmek gayesi!..

Darbe olmuş, sıkıyönetim ilan edilmiş, insanlar sıkılmış, okullar basılmış, öğrenciler toplanmış da ne olmuş? Süresiz göz altılar, ömür boyu hapis cezaları ne işe yaramış?  Sorgulardaki feryatları kim duymuş? O kadar acı niye çekilmiş? Düzene ne olmuş?
Kitaplar yakılmış, kitaplar gömülmüş; insanlar harcanmış, insanlar gömülmüş; anılar silinmiş, anılar gömülmüş;  ama yeşeren olmamış…
Bazen bir rüzgar eser, bin parça getirir o günlerden, geçmişi çarpar suratlara. O parçaların her biri bir yankı bırakır göklerde , ta buradan duyulur, dinlenir …

Kimler yaşamış o günleri, ben bilmem!
Dinledim öyküsünü birinci elden.

«Ortalık çok karışık, herkes gergindi. Ne olacağımızı, nerede ne ile karşılacağımızı bilmeden yaşıyorduk. Sanki okula değil, savaş alanına gidiyorduk. Dersleri basıp zorla eyleme götürüyorlardı. Karşıt görüşlü diye arkadaşlarımı gözümün önünde öldüresiye dövdüler. Kılımı kıpırdatamadım. Şok olmuştum. Hep “keşke” diye hatırlarım o günü… “Keşke bir şey yapsaydım. Öylece durmasaydım.” » diye anlatırken biri, diğeri,  «Taraf olmak zorundaydık. Aynı görüşteki insanların yanında hatta örgüt bünyesinde olmalıydık. Can güvenliğimiz yoktu. Herşey savunduğun görüşe bağlıydı. Öğretmenler bile kendilerini kaptırmış bu akıntıda sürükleniyordu.» diye devam ediyordu.
« Yüzük taktığın parmak, çanta takma şeklin, yürüyüşün hatta yürüdüğün yol ve mevki bile seni bir taraftan görmelerine ve önyargılı davranmalarına neden olurdu» deyip hemen başka bir olayı anlatmaya başlıyordu sözü alan:
«Büyükannem pazarda alışveriş yaparken genç biri yaklaşıp “Teyzecim, sivri biberi mi yoksa dolmalık biberi mi seversiniz?” diye sormuş. Büyük annem de “ Etlice olur, severim dolmalık biberi. Dolması da pek lezzetlidir.” Cevabını verince “Ya, öyle mi?” deyip sinirli halde uzaklaşmış delikanlı. Sonradan öğrendik ki dolmalık biber sağ görüşü, sivri biber sol görüşü temsil ediyormuş.»
İlk günü anlatır mısınız? sorusuna:
« Bir sabah annemin ağlama sesine uyandım. “N’oldu?” diye sordum, “Darbe oldu.” dedi. Babamı yoldan çevirip, eve geri göndermişler. Sokağa çıkma yasağı varmış. Pencereyi açtım. Cadde asker doluydu ve silahların namluları evlere yani bize dönüktü. »
« Evden dışarı çıkamıyorduk.Herkesi bir ekmek kaygısı sardı. Askerler ekmek dağıtılacağını söylediler ama çok acıkmıştık.Babam gizlice arka kapıdan mahalle fırınına gitti. Fırıncı tek başına ekmek çıkarmaya uğraşıyormuş. Babam da takmış önlüğü arkadaşına yardım etmiş. Üstü başı bembeyaz un içinde, elinde ekmekle eve döndü. Daha sonra gerçekten de evlere ekmek dağıttılar.» cevaplarını aldım.
«Önce korktuk,  Asker müdahalesi ya sert olursa diye ama çemberi gittikçe genişlettiler. İlk günler gerçekten çok kötüydü, çok bunaldık. Herkes şüpheliydi. Çok kişi göz altına alındı. Göz altındakileri önce stadyuma doldurdular, onra kapalı spor salonuna, sonra da suçlu bulduklarını cezaevine… Suçlu-suçsuz , iyi-kötü birbirine karıştı. Kurunun yanında yaş da yandı, ama şu bir gerçek ki biz rahatladık. Akşam 18:00’den sonra ne kadar acil olursa olsun dışarı çıkamazdık, çıkmaya başladık. Parklara gidemezdik, gitmeye başladık. O karışıklık kayboldu. Belki susturulduk, düşünemez olduk, ama korkuyla yaşamaktan, dışarı çıkarken evdekilerle geri dönülmez yola gidemişcesine vedalaşmaktan çok sıkılmıştım. Hiçbir şey olmasa da güvenliydi artık hayat. Bu yeterliydi» sözleri o günlerdeki kaygıyı dolu dolu anlatıyor.

Düşündüğümüz kadar konuşmayı, anlaşmayı deneseydik, ortaya sopa, silah ya da taş değil yüreğimizi koysaydık, karşımızdakini dinlemeyi deneseydik bunlar yaşanmayabilirdi diye düşünüyorum. Aydınlar “gerçek”ten aydınlatsaydı hem çevrelerini, hem de bizi… Ilımlı düşünebilseydik,karşılıklı… Bu dilek-şart kipleri uzar gider, ama umarım bir daha geri dönmez.
Birkaç detay aktardım sana, dinlediklerimi paylaştım. Aslında çok şey var. Ama tekrar etmenin de bir gereği yok. Bu kadarı da yeter o günleri anlamaya, bu yazıda, şimdi bile o anları yaşamıyor muyuz? Paylaşmadık mı yaşananları? Hala aramızdalar ve hala öğreneceğimiz çok şey var. Sen de yaz bana, bildiklerini anlat. Anlat ki o yanlışlar bir daha yapılmasın, yaşansın ve tekrar yaşanmasına gerek kalmasın…



 01 / 09 / 2010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder