BİR
GENÇ KIZIN “AÇIK” DEFTERİ
İpek
Ongun, Gülten Dayıoğlu kuşağıyız biz. Onların kitaplarını okuyarak büyüdük.
Hala memleketteki kütüphanemin en nadide yerinde durur “Bir Genç Kızın Gizli
Defteri”, “Bir Pırıltıdır Yaşamak”, “Mo’nun Gizemi”.. Hepsini en az 5’er kez
okumuşumdur ezberlercesine…
Her
birimiz birer Serra’ydık. Cüneyt’le mutlu hayaller kurardık. Aradan yıllar
geçti, Cüneyt Serra’dan ayrıldı. Serra evlendi, kocası onu aldattı. Hayat artık
çok acımasızdı, zaman geçiyor biz büyüyorduk ve hayat artık tozpembe değildi. Karşımıza
ne Cüneytler, ne Serralar çıktı.
Şu
an yapacaklarımızı o zamanlar anlatsalar bir tarafımızla gülerdik. Ancak yıllar
geçtikçe insanlar değişiyor ve yaşananlar gittikçe daha anlamlı hale geliyor.
Ne kadar uçuk, uzak da gelse bir gün “asla yapmam dediğini” yaptırıyor insana…
Üzgünüm
Sayın Ongun ancak “yaşamak bir pırıltı değilmiş”. Yaşam kimseye pırıltı vermiyormuş.
İnsan yapmam dediğini yapınca pişman olmamak için farklı açıdan bakmaya
başlıyormuş hayata. Ve gittikçe değiştiğini fark ediyormuş. Bu değişim bir gün
“dan” diye kafasına vurulduğunda ise eşekten düşmüşten beter oluyormuş.
Hayatı
ciddiye alırım ben. Parıltı değildir
belki yaşamak ama değer her şeye… Bana verilmiş bir haktır çünkü… En güzel
şekilde değerlendirmem için verilmiş hak…
İyi
bir insan olup olmamam önemli değildir. Kötü olmamak yeterlidir bence.
İnsanların hakkımda ne düşündükleri umurumda bile değildir. Hatta bazılarının
özellikle kötü düşünmelerini isterim. Herkes iyi bilmesin ne gerek var. Ancak
arkamdan kimse “işini kötü yapıyor” diyemez. İşimi iyi yaparım çünkü. Beni
seven de, sevmeyen de bilir: “Ben işimi iyi yaparım.” İşle başka duyguları karıştırmam. Daha doğrusu
uğraşırım karıştırmamaya … Ancak işimiz çeneyle, konuşarak çalışıyoruz.
Yalnızca haber yazarken susuyoruz. Ben de işin “çene” kısmında fazlaca rol
sahibiyim.
Nasıl
konuşulacağını bilirim, telefonda da iyi konuşurum, ikna ederim. Gecenin
ikisinde habersiz özel yayına kaç profesör bağlamışlığım vardır. Telefonda
kimse bana hayır diyemez. Şaka yapmıyorum bağlantı ayarlamada başarı oranım
yüzde 95 (( Kanıtlanmış resmi veridir =)))) O yüzde 5’lik kesim de ya telefonu
açmamıştır ya da önceden sözü vardır. Konuşmayı da seviyorum kardeşim ne yalan
söyleyeyim. Böyle olunca insanlar da benle konuşmayı seviyor. Tanışmasak bile
başlıyor bir muhabbet…
Peki
ben nasıl insanlarla konuşmayı seviyorum: Göründüğü gibi olmayan, içinde bir
şeyler gizleyen insanlarla… Konuştukça içinden bir parça hissediyorum. Yavaş
yavaş çıkıyor gün yüzüne o içine gizlenen yaratık… Samimi oldukça da şeklini
belli ediyor. Çoğunlukla gerilere itilmiş, yaşanamamış bir çocukluk çıkıyor
karşıma, İşte o gizli hazineyi keşfetmeyi seviyorum. Ancak kötü bir yanım da var.
Çok sabırlı değilim. Bir an önce öğreneyim istiyorum ne varsa. Çok soru
soruyorum. Bu durum da karşıdakinin kendini bir şey sanmasına neden oluyor. Bir
bilse olayın yalnızca bilinmeyeni çözmek olduğunu… Sonunda, hele ki karşıdaki
erkekse, kendini beğenmiş, şımarık, çekilmez biri olup çıkıyor. İşte bunlar en
nefret ettiğim insan prototipi.. Böyle durumlarda hiç açıklamasız uzaklaşıyorum,
soğuyorum. Böyle olmasa keşke.. Şarkıda da soruyor ya “neden cimridir insan
gösterirken sevgisini?” diye. Bu nedenle işte… Şımarık insanlar görmek
istemiyoruz karşımızda… Ancak onlar “hemen ne oldum delisi” oluyor.
Tavırlar
değişiyor. Bu da merak uyandırıyor
haliyle. Ne oluyor diye aramaya başlıyorlar. İşte bu yüzden bu yazıyı yazma
gereği duydum. Kimse kendisi için yazdığımı düşünmesin ama herkes biraz üzerine
alınsın diye… Sınırda olanlar varsa adımını dikkatli atsın diye…
Tehlikeyi
severim derim ama bana zarar vermeye başlarsa ya da tehlike olmaktan çıkarsa
durum değişir. Tehlike için değer çünkü, heyecan için değer… Bunları hissetmiyorsam
hiçbir anlamı kalmaz devam etmenin. Bitir gitsin ne gerek var ki… Aslında hayat
da böyledir, heyecanı kalmamışsa yaşamanın da ne anlamı var ki…
PINAR ODABAŞI 04 / 08 / 2011
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder