2 Aralık 2018 Pazar

BİR GENÇ KIZIN “AÇIK” DEFTERİ

İpek Ongun, Gülten Dayıoğlu kuşağıyız biz. Onların kitaplarını okuyarak büyüdük. Hala memleketteki kütüphanemin en nadide yerinde durur “Bir Genç Kızın Gizli Defteri”, “Bir Pırıltıdır Yaşamak”, “Mo’nun Gizemi”.. Hepsini en az 5’er kez okumuşumdur ezberlercesine…

Her birimiz birer Serra’ydık. Cüneyt’le mutlu hayaller kurardık. Aradan yıllar geçti, Cüneyt Serra’dan ayrıldı. Serra evlendi, kocası onu aldattı. Hayat artık çok acımasızdı, zaman geçiyor biz büyüyorduk ve hayat artık tozpembe değildi. Karşımıza ne Cüneytler, ne Serralar çıktı.

Şu an yapacaklarımızı o zamanlar anlatsalar bir tarafımızla gülerdik. Ancak yıllar geçtikçe insanlar değişiyor ve yaşananlar gittikçe daha anlamlı hale geliyor. Ne kadar uçuk, uzak da gelse bir gün “asla yapmam dediğini” yaptırıyor insana…

Üzgünüm Sayın Ongun ancak “yaşamak bir pırıltı değilmiş”. Yaşam kimseye pırıltı vermiyormuş. İnsan yapmam dediğini yapınca pişman olmamak için farklı açıdan bakmaya başlıyormuş hayata. Ve gittikçe değiştiğini fark ediyormuş. Bu değişim bir gün “dan” diye kafasına vurulduğunda ise eşekten düşmüşten beter oluyormuş.

Hayatı ciddiye alırım ben.  Parıltı değildir belki yaşamak ama değer her şeye… Bana verilmiş bir haktır çünkü… En güzel şekilde değerlendirmem için verilmiş hak…

İyi bir insan olup olmamam önemli değildir. Kötü olmamak yeterlidir bence. İnsanların hakkımda ne düşündükleri umurumda bile değildir. Hatta bazılarının özellikle kötü düşünmelerini isterim. Herkes iyi bilmesin ne gerek var. Ancak arkamdan kimse “işini kötü yapıyor” diyemez. İşimi iyi yaparım çünkü. Beni seven de, sevmeyen de bilir: “Ben işimi iyi yaparım.”  İşle başka duyguları karıştırmam. Daha doğrusu uğraşırım karıştırmamaya … Ancak işimiz çeneyle, konuşarak çalışıyoruz. Yalnızca haber yazarken susuyoruz. Ben de işin “çene” kısmında fazlaca rol sahibiyim.

Nasıl konuşulacağını bilirim, telefonda da iyi konuşurum, ikna ederim. Gecenin ikisinde habersiz özel yayına kaç profesör bağlamışlığım vardır. Telefonda kimse bana hayır diyemez. Şaka yapmıyorum bağlantı ayarlamada başarı oranım yüzde 95 (( Kanıtlanmış resmi veridir =)))) O yüzde 5’lik kesim de ya telefonu açmamıştır ya da önceden sözü vardır. Konuşmayı da seviyorum kardeşim ne yalan söyleyeyim. Böyle olunca insanlar da benle konuşmayı seviyor. Tanışmasak bile başlıyor bir muhabbet…

Peki ben nasıl insanlarla konuşmayı seviyorum: Göründüğü gibi olmayan, içinde bir şeyler gizleyen insanlarla… Konuştukça içinden bir parça hissediyorum. Yavaş yavaş çıkıyor gün yüzüne o içine gizlenen yaratık… Samimi oldukça da şeklini belli ediyor. Çoğunlukla gerilere itilmiş, yaşanamamış bir çocukluk çıkıyor karşıma, İşte o gizli hazineyi keşfetmeyi seviyorum. Ancak kötü bir yanım da var. Çok sabırlı değilim. Bir an önce öğreneyim istiyorum ne varsa. Çok soru soruyorum. Bu durum da karşıdakinin kendini bir şey sanmasına neden oluyor. Bir bilse olayın yalnızca bilinmeyeni çözmek olduğunu… Sonunda, hele ki karşıdaki erkekse, kendini beğenmiş, şımarık, çekilmez biri olup çıkıyor. İşte bunlar en nefret ettiğim insan prototipi.. Böyle durumlarda hiç açıklamasız uzaklaşıyorum, soğuyorum. Böyle olmasa keşke.. Şarkıda da soruyor ya “neden cimridir insan gösterirken sevgisini?” diye. Bu nedenle işte… Şımarık insanlar görmek istemiyoruz karşımızda… Ancak onlar “hemen ne oldum delisi” oluyor.

Tavırlar değişiyor.  Bu da merak uyandırıyor haliyle. Ne oluyor diye aramaya başlıyorlar. İşte bu yüzden bu yazıyı yazma gereği duydum. Kimse kendisi için yazdığımı düşünmesin ama herkes biraz üzerine alınsın diye… Sınırda olanlar varsa adımını dikkatli atsın diye…

Tehlikeyi severim derim ama bana zarar vermeye başlarsa ya da tehlike olmaktan çıkarsa durum değişir. Tehlike için değer çünkü, heyecan için değer… Bunları hissetmiyorsam hiçbir anlamı kalmaz devam etmenin. Bitir gitsin ne gerek var ki… Aslında hayat da böyledir, heyecanı kalmamışsa yaşamanın da ne anlamı var ki…  


PINAR ODABAŞI     04 / 08 / 2011 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder