2 Aralık 2018 Pazar

TEK DERT AB Mİ?

Avrupa Birliği’ne girmek ya da girmemek … Bütün mesele bu mu? Aslında değil…

Amaç çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmak değil miydi en başında? Yetkiler bu amaca ulaşmak için Avrupa Birliği’ne girmek yolunda ilerlediğimizi belirtiyor. Adaylık süreci, Türkiye’nin hedeflediklerinden ötesi değil. Bu değişimleri zaten yapmamız gerekiyor. Avrupa Birliği, bu yolda araç haline dönüşüyor.

Avrupa Birliği yolunda ilerleyen bir Türkiye’den 14 genç Türk gazeteci olarak kurumları yerinde tanımak amacıyla Lüksemburg’a yollandık. Schengen anlaşmasının imzalandığı yeri, bu anlaşmanın anlamını ve o huzurlu kasabaları görmek çok keyifliydi. Avrupa Yatırım Bankası, Adalet Divanı ve Eurostat da… Bir dış haberci olarak fazlasıyla bilgilendim ve bundan sonrası için gerçekleştirilmesi olasılık dışı olmayan planlar yaptım.

Her şey çok güzel, açık ve resmi. Ancak gayri resmi düşüncelere gelirsek…

Avrupa Birliği demek huzurlu ve rahat devletlerin bir arada bu huzuru devam ettirmek için oluşturdukları bir topluluk.. Bu huzurlu toplulukta bizim ne işimiz var diye düşünüyorum.

Orda dolaşırken kendi aramızda haber yaparken ne kadar zorlanıyorlardır diye düşündük. Bu kadar huzurlu bir yerde gazetecilik yapılmaz ki… Haberlik bir olay olmaz, olsa da fazla büyümez. Bu insancıklar ne yazar, ne okur? Öyle ya üçüncü sayfa haberleri olmadan bir gazete nasıl okunur?

Türkiye’ye döner dönmez trafik dikkatimi çekti ve yayalar… Birbirine bağıran insanlar hayat koşuşturmacasında kaybolmuş. Korna sesi, sren sesi, insan sesleri, bir uğultu…. O “huzurlu” topluluğa biz girince ne olacak dersiniz? İçimize birden huzur mu dolacak? Ya da onlar bize uyacaklar, gürültü orada da bir krallık kuracak. 

Ya insanlar, insancıklar?.. Otobüs şoförünün sırf durak haricinde inmek istedi diye azarladığı bir adamın sinirli söylentileri, iç burkan çıplak ayakları, zayıf yüzü, bitkin düşmüş gözleri; porche, BMW gibi en pahalı markaları kullanan karnı tok, sırtı pek Lüksemburgluyla aynı çatıda yer alabilir mi? Benim ülkem, insanım en iyisine layık ama biraz da “BİZİ” düşünmek lazım. Ezilmemek ve ezdirmemek lazım. Nedense oradan döndüğümde bunları düşündüm. “Ezilmemek lazım!”
Üyelik sürecini tamamlamışken, referandum sonrasında Avrupa Birliği’ne girmeyi reddeden bir Türkiye görmek hoş olmaz mı?

“Siz aldınız, ama biz girmedik!” Hatta daha arabesk bir bakış açısıyla “Sen mi büyüksün, biz mi büyüğüz AB?” “Biz niye AB’ye giriyoruz, AB bize girsin…”



10 / 09 / 2010                      PINAR ODABAŞI


GECE YOLCULUKLARI

GECE YOLCULUKLARI

Gece yolculuklarında Antalya gelir hep aklıma. Hem oraya gece gidip, geldiğimden, hem de Antalya’daki gece oturmalarımızdan sanırım…

Bir de döndükten sonra Ankara’ya yaptığım yolculuklardan. Onlar da geceydi… Bol bol düşünmüştüm o yolculuklarda. Seferiyken uyuma gibi bir âdetim olmadığı için hayatı değerlendirmeyi seçtim hep. Kararlarımı gözden geçirdim.

O yollarda hep Antalya’yı düşünürdüm. Benim için bir sınavdı sanki orası. Gündüzleri nemim, sıcağın içinde çalışıp, geceleri yaşadığım kısa bir hayat parçası.

Yıldızların tutulacakmış kadar yakın göründüğü o gecelerde, sıcağı tatlı bir meltem yalayıp silerdi. Türlü muhabbetlerle güneşin doğuşu beklenirdi. Muhabbet, şarkı türkü diye düşünürken orda keserdim düşünceleri, gerisi anımsamak istemediklerimdi.

İşte yine bir gece yolculuğu… Otobüsün en arkasında farklı bir yolculuk tadıyorum. Yine hatırımda Akdeniz geceleri. Ama uzatmıyorum. Yola çeviriyorum bakışlarımı. Karanlıkta burnundan ateş fışkıran ejderha gibi görünüyor tren. Yanımızdan geçen araçların gölgeleriyse sanki birer yok edici. Hayal gücümün sınırı yok ya, bastım gaza gidiyorum.

Bugünü düşünüyorum, geride bıraktığım hayatımı. Pişmanlık ya da hüzne dair bir şey yok içimde. Yalnızca merak, nasıl böyle olabildi?

Öyle olması gerekiyormuş derken Paulo Coelho’nun Simyacı isimli kitabını düşünüyorum.. “Hayat ayrıntıda gizlidir. Her şey aslında tek bir şeydir.”



 08 / 21 / 2010            PINAR ODABAŞI

CERN KONFERANSI

27.07.2010

CERN KONFERANSI


Avrupalı araştırmacılar 2 yıl önce evrenin sırrını çözmek için bir deney üzerinde çalışmaya başladı. Bu deneyin amacı Dünyanın ve diğer gezegenleri oluşturan büyük patlamayı yani BİG BANG’i oluşturmaktı.
Bunun için Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi “Cern” de Büyük Hadron çarpıştırıcısı, Chikago’daki Farmilab’da ise Tevatron hızlandırıcısı geliştirildi. Ancak artık bilim insanları, evrenin sırlarını çözmek için mevcut olandan çok daha büyük bir çarpıştırıcı yapmak istiyor.Büyük Hadron Çarpıştırıcısından daha büyük bir düzenek hazırlamak için dünyadaki diğer araştırmacıların da yardımı gerekiyor.

İşte Paris’te düzenlenen konferansta bu proje tanıtıldı. İsviçre’deki Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi “Cern” deki bilim insanları amaçlarını Paris’te düzenlenen konferansta aktardı. Konferansın amaçları arasında bu plan için yeterli para toplamak da vardı.

Bilim insanlarının hedefledikleri nokta, atomları daha büyük bir yapı içinde düz olarak hızlandırmak. CERN’deki büyük Hadron çarpıştırıcısı ya da rakibi “Fermilab”daki Tevatron hızlandırıcısında atomlar halka şeklinde bir yörüngede çarpıştırılıyordu.


Bu yeni yapı ile protonları çarpıştırmak yerine pozitif ve negatif elektronlar hızlandırılarak, protonlara eşdeğer hale gelecek. Yeni yapı, büyük hadron çarpıştırıcısının yerini alacak.

Deneyin yeni aşaması için edilecek 50 kilometrelik yapıya Uluslararası Doğrusal çarpıştırıcı adı verilecek. Düzeneğin  2025 yılına kadar tamamlanması bekleniyor.

Bu yeni ve büyük çarpıştırıcı dünyada her hangi bir yere kurulabilir. Elbette ki bu seçim sırasında iyi ödenek ayrılması ve bu yeni düzeneğe ev sahipliği yapmak istenip istenmemesi de önem taşıyor.


Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi uzmanları konferansta Çin, Hindistan, Rusya’nın deneyin bir sonraki aşaması için 10 milyon avro katkı yapacağını açıkladı. Konferansta CERN’deki bilim insanları hipotetik parça da denilen “Tanrı parçacığı” araştırmaları üzerinde de durdu.  Çarpışma sonucu ortaya çıkması beklenen “Tanrı parçacığı” henüz oluşturulamadı. “Higgs bozonu” diye de adlandırılan “Tanrı parçacığı” içinden geçtiği kütlesiz parçacıkları maddeye çeviriyor.

2008 Eylül’ünde 10 milyar dolar bütçelik ilk deney ayarlanamayan ısı seviyesi nedeniyle başarısız oldu. CERN’in geçe Ekim ayına kadar ise 40 milyon avroluk bütçesi vardı.

Dünyanın en soğuk bölgelerinden birinde İsviçre-Fransa sınırında oluşturulan 27 kilometrelik alanda 2 proton huzmesi çarpıştırıldı. Çarpışma sonunda 7 Trilyon elektron volt üretildi.   Bu, o güne kadar elde edilmemiş bir enerji üretimiydi. Ancak hedeflenene ulaşılamadı yani büyük patlama gerçekleştirilemedi.



PINAR ODABAŞI



İSTANBUL İZLENİMİ

İZLENİM -1

Otobüs İstanbul sınırlarından girdi. Çörek otlu diyet bisküvi ve sevmediğim marka poşet çay eşliğinde kahvaltı yaptım koltuğumda. Normalde sevmediğim tatlar neden güzel geldi dersiniz, İstanbul yüzünden mi?

*****

Yıllar öncesini hatırlıyorum. Tam 5 yıl önceydi… “İstanbul’un buralarını bile seviyorum demişti” Emel Hoca… Haklı mı ne? Ben de mi kapıldım o büyüye?

*****
OGS gişeleri önündeki boş şeritlerde güvercinler dolaşıyor. Ankara’dakiler de sırnaşıktır ama bunlar bildiğin aç gözlü. Küçücük bir kırıntı bulmak uğruna, araç gelmesinden bile korkmuyorlar yolda. Kuşlar mesaj veriyor sanki…”Hırslı olmak gerek. İstediklerimizin peşinden sonuna dek koşmak gerek. Ona ulaşıncaya kadar pes etmemek, sonra da onu kimseye kaptırmamak gerek.” diyorlar.

*****

İstanbul caddeleri, İstanbul binaları… Anadolu yakası…

Yine 5 yıl öncesi aklıma geliyor. Kadıköy’ü anımsıyor, heyecanlanıyorum. Şükrü Saraçoğlu stadını ilk gördüğüm an, nasıl da duygulanıp, ağlamıştım.

*****

Köprü altlarından geçiyoruz.  Ne kadar da çok…

Ataşehir…..

Merhaba İstanbul! Karmaşık caddelerinle, betonarme yığınları arasında boy göstermeye çalışan yeşilciklerinle, sen de bir şehirsin işte!

**

Bir köşeden baktım sana İstanbul. Önce, kenara atılmış bir köpek leşi gördüm. 10 metre ilerisinde de ekmek yığınları arasında ziyafet çeken güvercinleri.

Hayat kavgası sensin İstanbul, hayatın kendisi sensin!

Dar ve karanlık yolların, büyük ve modern binaların var.

***

Yarım saattir aynı yolda dönüyor otobüs. Yeter sıkıldım. Haydi, boğaz görelim artık!

Çamlıca’yı gördüm karşıda. Unutmamışım. Murat Ağabey hala orda oturuyor mu?

Asya kıtasının tadını çıkaralım. Az sonra Avrupa’dayız.

Kiralar daha ucuzmuş Anadolu yakasında. Binaları gördükçe Avrupa özentiliğinden mi acaba diye düşünüyorum.

****

Avrupa yakasında ipler kopuyor. İnsan hiçbir şey düşünemez, hayal edemez hale geliyor. Hayalin kendisi İstanbul. Ne gerek var ki başka şeyler düşünmeye? O tarihi binaları gördükçe ya Bizans ya da Osmanlı canlanıyor gözünde. Bilincini denetleyemiyorsun. Her şey birbirine karışıyor. Hayalle gerçeğin birleşimindesin.

****

Beşiktaş’da kahvaltı yapıyorum. İskeleye karşı, çift kaşarlı tost yiyip, bir fincan çay içiyorum. Sürekli iskeleden akan insan seline bakıyorum. İşlerine gitmek için bir kıtadan diğerine yolculuk yapan insanlar görüyorum, çeşit çeşit.

En önemlisi boğaz… Boğaz, martılar, vapurlar… Bu manzaraya sırtını dönen İstanbullular.

Ben dönmüyorum, dönemiyorum. Telefonuma gelen mesajla irkiliyorum. Kalkıyorum masadan. Kıyı boyunca yürüyorum.

 
07 / 17 / 2010   PINAR ODABAŞI



Casus skandalı dostlukla bitti

Başarılı sonuç: Casus skandalı dostlukla bitti

ÇEVİRİ: PINAR ODABAŞI

Kaynak: http://www.inopressa.ru/article/09Jul2010/inotheme/polubovno.html

Gündemi meşgul eden ve “mutlu son”la biten ABD-Rusya arasındaki Casus skandalı Dünya basınında geniş yer buldu.

Perşembe günü Amerika Birleşik Devletleri 10 Rus casus ile  Rusya’da  Batı adına casusluk yapmakla suçlanan 4 kişinin değişimine ilişkin anlaşmayı sonuçlandırdı.

Her iki taraf arasında yeni düzelen ilişkileri bozma pahasına Batı basını bu durumu bakın nasıl ele aldı?

Medya organları bu takası ayrıntısıyla haber yaptı. Konuyla ilgili haberlerde Amerika Birleşik Devletleri’nin tutuklu casusları koruma altına almak için “Casusluk şebekesi genel olarak ciddi hiçbir bilgi ele geçiremedi” gibi bir fikir bile ileri sürmediği de vardı.

Amerika Birleşik Devletleri’nin saygın gazetelerinden The New York Times’daki, ABD – Rusya arasındaki casus takası haberini, Peter Baker ve Benjamin Weiser yazdı. Haberde taraflar arasındaki takas anlaşmasının nasıl sonuçlandığından bahsedildi.  : “Manhattan Federal Mahkemesi’nde, 10 tutuklu casus suçunu kabul etti.
Tutukluluk süreleri neredeyse dolan Casuslar mahkemede, hapiste kaldıkları dönemde Rus yetkililerinin koruması altında olduklarını ifade etti.”

Aynı gazetede , Rus ajanların Perşembe akşamı New York yakınlarında bir havaalananına otobüsle getirildikleri ve yurtdışına gönderildikleri haberi verildi.

Haberde ,, Duruşmadan birkaç saat sonra Kremlin’den, Rusya’da tutuklu bulunan ve suçunu kabul eden 4 casusun, Rusya Devlet Başkanı Medvedev tarafından affedildiği açıklamasının geldiği de belirtildi.

Gazete, Kremlin’in bu açıklamasına göre, Bilim adamı İgor Sutyenin,  Askeri İstihbarat Albayı Sergey Skripal, eski Rus Dış İstihbarat Teşkilatı SVR’den Aleksandır Zaporojskiy ve  KGB’den emekli Binbaşı Gennady Vasilenko affedildiğini yazdı.

Haberde, “Amerikan hükümeti, gizli anlaşmada para aklama gibi daha ciddi suçların olduğunu bildirdi.” İfadesi yer aldı ve  “ Onların casusluk suçu kanıtlanamadı. Belki ki,  gizli bilgilere ulaşamadılar.” cümlesi kullanıldı.

Tüm davalıların avukata bile gerek kalmadan ABD’ye dönme olanağı elde ettiği vurgulanan haberde, tutukluların tüm giderlerinin ABD hükümetine ödendiğine değinildi.

Habere göre bu giderler arasında ABD’de sahip oldukları emlakların da yer aldığı mal varlığı bildirimi ile biyografilerinin basılma masrafları bulunuyor.

Gazete, bu durumun, Rus-Amerikan ilişkilerinde yeni bir dönem olduğunu vurguluyor.

İspanyol El Pais Gazetesi , Rus Amerikan ilişkilerinde yeni dönemi gölgeleyen Casus skandalının soğuk savaşın geleneklerini yıktığını yazdı.

Gazete haberde “Aslında ABD’de tutuklananlardan hiçbirinin casusluk suçu kanıtlanamadı. Hepsi kara para aklama ile suçlanıyor. Bu kötü olay çok hızlı gelişti. Güvenilir kaynaklardan alınan bilgiye göre,10 günden daha az bir süre içinde Rus ve Amerikalı diplomatlar bir araya gelecek. Aslında Rusya'nin Washington Büyükelçisi Sergey Kislak, ABD`nin Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşarı William Burns ile bir araya gelecekti , ancak sonuç olarak yapılacak en iyi işin bu casus skandalını  kapamak olduğunda uzlaşıldı.” Cümlelerini kullandı.

Özetle, Washington ve Moskova’nın, ABD’deki “yeni Nükleer Silahsızlanma anlaşmasının hükümlerini ihlal etmemeyi denediği ifade edilen haberde casus takasının soğuk savaşın yaygın uygulaması olduğunu anımsatılıyor.

Alman ekonomi gazetesi Handelsblatt  güvenilir bir kaynağa dayanarak Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’in, ABD’de göz altına alınan Rusların memleketlerine dönmeleriyle ilgili, “Yeni Rus-Amerikan ilişkileri ruhu, yüksek seviyeli karşılıklı anlayış ve iki ülke liderinin birbirine duyduğu güven  sayesinde “karışıklık yaşanmadan” ve teknolojik anlamda hızlı biçimde organize olmayı başardıklarını söylediğini taşımış haberine.


Alman gazetesindeki habere göre; Yabancı istihbarat ajanı olarak bilinen ve Kremlin’den yapılan açıklamayla affedilen 4 Rus, belli ki “zorla” takas ediliyor.
Gazete bilim adamı Sutyenin’i mercek altına alıyor haberde : “Rusya’nın kuzeyinde,11 yıldır hapiste bulunan İgor Sutyenin çoktan suçunu inkar etmekten vazgeçti. O Rus roketatar ve atom denizaltılarıyla ilgili bilgileri Batı’ya sızdırmakla suçlanıyordu.”

Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlanan The Washington Post ise bilinçsizce saklanan Rus ajanların faaliyetlerini yıllarca sürdürdükten sonra şebekenin ortaya çıktığını belirtiyor haberinde.

Mary Beth Sheridan ve Jerry Markon’un yazdığı haberde  “Takas,  Rus – Amerikan ilişkilerindeki engelleri yok etti.” Deniliyor.

Haberde ismini vermek istemeyen bir kaynağın ifadelerine yer veriliyor. “ABD hükümetinde görevli bir kaynağa göre casus skandalı ‘Eski Rusya’nın İşlevin yitirdiğini’ doğruluyor.”

Gazetedeki yazıda “Biz bu nedenle şebekenin ortaya çıkarılmasında bu kadar aktif rol aldık” açıklamasını da samimiyetle aktarıyor isminin açıklanmasını istemeyen kaynak.

The Washington Post, ABD Adalet Bakanı Eric Holder’ın, takas anlaşmasını, “ Hem Rusya, Hem de ABD’nin yararına başarılı bir sonuç” olarak nitelendirdiğini de taşımış haberine.

 Mary Beth Sheridan ve Jerry Markon’un yazıda “Ancak bu adımda, Obama hükümetinin,, Rusya’ya fazla ödün vermekle Cumhuriyetçiler tarafından suçlanması mümkün.” Tahminini yapıyor.

“Obama hükümeti, bu anlaşmanın Moskova ile iyi ilişkiler kurulduğunu gösterdiğini açıkladı.” Cümlesi ile devam eden haberde ABD hükümetinden ismi verilmeyen kaynağın “Biz insani ve ulusun güvenliği ile ilgili nedenleri içeren uzlaşma koşullarını sunduk.” Sözleri aktarılıyor.




The Washington Post gazetesindeki haber ,ABD’nin, 4 Rus’un Batı adına casusluk yaptığı suçlamasıyla yargılanan sanıklar olarak, takas edilip edilmeyeceğini doğrulamayı reddettiği bilgisiyle sona eriyor.

“ÖZGÜRLÜĞÜN SON OĞLU” ŞİİRSEL ROMANI ÜZERİNE BİR İNCELEME

“ÖZGÜRLÜĞÜN SON OĞLU” ŞİİRSEL ROMANI ÜZERİNE BİR İNCELEME

İlk olarak 1910 yılında “Rusça söz” gazetesinde basılan eser, Abramoviç editörlüğünde toplanıp, kitap haline getirildi.

Bu eser , “Yevgeni Onegin”den alıntı yaptığı için, 1930’lardan önce yazılmış olamaz. Çünkü “Yevgeni Onegin” 1830 Mart’ında basıldı.

Diğer taraftan, “Özgürlüğün son oğlu”, 1831’in ilk yarısından sonra yazılmış olamaz, şiiri takip eden metnin olduğu defterde, “ve ona romans” şiirinin tercüme edilmiş kopyaları konulmuş, “Garip adam” dramını okuduktan sonra ise, 17 Temmuz 1931’de Lermontov, bizzat kendisi yazmıştır.

Şiirin kahramanı cesur Vadim’in, 864’te Knez Rurik ve askerlerine karşı Yenişehir’deki hareketin öncüsü olduğu efsanesi, Yenişehrin temelini oluşturur. Vakayinamelere göre, Rurik bu isyanı bastırır: “…… Rurik, cesur Vadim’i ve onun yanındaki Yenişehirlileri yendi…….”((Русская летопись по Никонову списку, изд. имп. Акад. наук, ч. 1. СПб., 1767, с.16).

18. yy sonu-19. yy başında yaşamış pek çok yazar Vadim’le ilgili farklı yorumlar yapmıştır. “Çar , ya da kurtarılan Yenişehir” isimli  şiirsel romanında M. M. Heraskov’un Vadim’i Patmir adıyla bölücülük yapan, insanları kışkırtan, kötü biri olarak tanıtması gibi..

Vadim’e asıl değerini, Y. B. Knyaznin, “Yenişehirli Vadim” trajedisinde Rus edebiyatının ilk cumhuriyetçi devrimcisi şeklinde tanıtarak verir. Eserlere, eski Yenişehr’in Dekabrisleri ve Yenişehr’in özgürlüğü konuları yansır.

Tarihi antlaşmalar sayesinde, dekabrislerin çağdaş çizgiye uygun olduklarını anlıyoruz. Ukrayna halk destanında Vadim, savaşın ardından politik zaferin sembolü olmuştur. Raevski de “ Karanlığın Şarkıcısı” isimli şiirinde Vadim’i hatırlar. Son olarak Puşkin, onun şiir ve trajedilerdeki kahramanlığını, o eserlerden alıntalarla toplamıştır.

Yeni şehrin özgürlüğü teması Lermontov’a sanatının 30. yılında ilginç gelmiştir.


2009  PINAR ODABAŞI

ÇIKARILAMAYAN BİR DERGİNİN EDİTÖR NOTU!!!

ÇIKARILAMAYAN BİR DERGİNİN EDİTÖR NOTU!!!


Biz olabilmek, birlikte hareket edebilmek o kadar zormuş ki…. Emek harcamak, o emeği ödüllendirebilmek, karşılığında takdir edilmek öyle güçmüş ki….

Tüm bunları yaşamak da insanı büyütürmüş…

Yaşadığımız sıkıntıları anlatmaya ne yer, ne de zaman yeter, ama şunu bilin ki bu dergi kolay çıkmadı.

Aylarca hazırlık yaptık. Konuları belirledik, nasıl yazabiliriz, kim neyi yazar planladık, ama en son evreye geldiğimizde yapayalnız olduğumuzu farkettik. Hatta o kadar yalnız ki bizimle yola çıkanlar bile yoktu.

Şu aşamaya gelirken yanımda olan birkaç kişiye teşekkürü borç biliyorum.

Öncelikle bize güvenen ve manevi desteğini eksik etmeyen Bölüm Başkanımız Prof. Dr. Altan Aykut’a teşekkür etmek istiyorum.

Bana inanan ve sonuna kadar güvenen arkadaşlarıma, daha da önemlisi en ümitsiz anlarımda telefondan umut aşılayan En yakın Arkadaşım olan annem Gönül Odabaşı ve hep sabırlı olmamı öğütleyip direnmemi sağlayan babam Recep Odabaşı’ya çok ama çoook teşekkür etmek istiyorum. Sizi çok seviyorum.

Dergide ve TRT TÜRK’te yazdıklarıma yaptığı eleştiri ve yardımlarla iş hayatıma bir güneş gibi doğan Sevgili Hasan Erel, sonuna kadar minnettar kalıcam…

Her türlü maddi yardımı sağlayan ve bu kriz ortamında bize kol kanat geren RTD Yurt Dışı Eğitim danışmanlığa da sevgi ve saygılarımızla…

Rus Dili ve Edebiyatı bölümü öğrencisi olmanın ne kadar zor, ama bir o kadar da zorluğa değer olduğunu anlatmayı başarırmıyız bilinmez… Ama bildiğim tek bir şey var, o da çalışmadan hiçbir şeyin olmayacağı. İşte bu bilinçle bu dergiyi çıkarma kararı aldık.

Yaşadıklarımız yaptıklarımızdır. Yaşadıklarımızı paylaşmak istedik. Umarım başarılı olmuşuzdur.
Keyifli okumalar…








2008    PINAR ODABAŞI




RuSpravka

RUSPRAVKA

Dergimizin adı “Spravka”,
“Bilgi” de tercümesi.
Okuyun bilgilenin
Bizden size söylemesi…

Kolay değil,bölümümüz
Rus Dili ve Edebiyatı!
Anlatırız dergimizde
Kültürü ve güncel malumatı.

4 yıl geldi geçiyor,tadına doyamadık hiç,
Başladık uçlanacak indirilse de çekiç!
Dedik olmuyor böyle birşeyler yapmalı,
“Biz de varız!” diye kendimizi kanıtlamalı!


Siyaset değil amacımız bu anlaşılsın başta,
Ne yapabileceğimizi göstermek her yana.
Bu nasıl bir iştir ancak biz biliriz,
Biraz olsun anlaşılmak isteğimiz!

Rusça şiir gibidir
Dolaşır dilden dile.
En zor dillerdendir
Popüler oldu şimdilerde…


Öğreniyoruz ama bir de bize sorun,
Ne cefalar çekiyoruz, her yanımızda bir sorun,
Amacımız sitem değil yanlış anlaşılmasın,
Elbet kolayı vardır sanılan her zorun.



Alfabesinden başlarsın”A,B,V””,
Kiril derler adına öğren sen de!
Padejler geir hemen ardından,
Nasıl bir dilmiş anlarsın o zaman.

Hem zordur öğrenmesi, hem de zevkli,
Bıktırır ama usandırmaz illaki,
Ne yapsan da bırakamazsın yayılır içine tutkusu,
Herşeyine katlanırsın kaybolur bırakma arzusu.

Bir edebiyat ki Orda bize laf düşmez,
Ustalar yapacağını yapmış, oku oku bitmez.
İnanın öyle zordur onları çevirmesi,
Ama başlayınca da tadı damağınızdan gitmez!

Hep nitelenir diye “Edebiyat_ı okyanus”tur Rusça,
Kalır çevirilerimiz yanında damla,
Damla olabilirse ne mutlu sana,
O kadar da derinler anla!

İşimiz dil ile
Kullanmalıyız güzel,
Bu da oldu bir deneyim
Söyler gibi bir gazel…

Adet olmuş , biz de söyleyelim:
“Ne olursa olsun bizler de birer insan,
Affediniz her ne
Ettikse ‘sürç_ü lisan’!!!”



    07 / 10 / 2010     PINAR ODABAŞI

BÖLGEDEKİ RUSYA

BÖLGEDEKİ RUSYA

PINAR ODABAŞI (2008 ARALIK)


RUSYA-GÜRCİSTAN ARASINDA NE OLDU?


Bir iç savaş olarak başlayan gelişmeler Rusya'nın Gürcistan'a girmesiyle uluslararası boyut kazandı ve Kafkaslar'ı dünya gündeminde ön sıralara çıkarttı.

Kafkaslar, 7 Ağustos gecesi Gürcistan'ın Güney Osetya'ya saldırısıyla yeni bir krizin eşiğine geldi. Rusya'nın bu harekete cevabı sert oldu. Rusya, Gürcistan'a ve dolaylı olarak müttefikleri Amerika Birleşik Devletleri-İsrail ve Avrupa Birliği'ne karşı bir harekat başlattı.

Tarihsel bir dönüm noktası olarak adlandırılan bu operasyon, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin 1978'deki Afganistan müdahalesinden sonra, Rusya'nın bir başka ülkeye karşı başlattığı ilk saldırı olması açısından da önem taşıyordu.

Rusya, birkaç gün içerisinde Gürcü ordusunu, Gürcistan tarafından zulme uğradığına inanılan Güney Osetya'dan çıkardı. Üstüne üstlük Gürcistan topraklarına girdi, Gürcü askerlerinin bırakıp kaçtığı silah ve mühimmata el koydu ve buralardaki askeri altyapı, üs ve donanmayı da tahrip etti. AB ve ABD'ye rağmen 25 Ağustos'ta da Güney Osetya ve Abhazya'nın bağımsızlığını tanıdı.

16 Ağustos'ta sağlanan ateşkese rağmen, ABD ve NATO'nun Rusya'yı izole etme çabaları, ABD'nin Karadeniz'e savaş gemisi göndermesi gerginliği tırmandırdı.

RUS-GÜRCÜ SAVAŞININ NEDENLERİ

Batı yanlısı Gürcistan’ın Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili'nin görünürdeki hedefi, 1990'dan beri yarı bağımsız konumda bulunan ve Rusya'nın koruması altında olan Güney Osetya ve Abhazya üzerinde Gürcü egemenliğini yeniden kurmaktı. Bunda, 2007 Kasım gösterileriyle gün yüzüne çıkan Gürcü milliyetçiliğini ateşleme ve dikkatleri dış sorunlara çekme çabaları da rol oynadı.

Gürcistan Devlet başkanı Saakaşvili, gücünü ABD ve  NATO'nun Rusya karşıtı politikasından alıyordu.

1990'dan bu yana ABD'nin siyasi amaçlarla desteklediği Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı Gürcistan'dan geçiyor. Hazar'dan gelmesi planlanan NABUCCO Doğalgaz boru hattının da buradan geçmesi planlanıyor. ABD, Gürcistan'ın NATO'ya girmesi için en büyük destekçi konumunda…

16 Temmuz'dan beri Gürcü ordusunun bin Amerikan askeriyle birlikte Güney Osetya'ya karşı askeri tatbikat düzenlemesi ve o günden bu yana küçük çaplı çatışmaların yaşanıyor olması, bu durumun  Rusya'ya yönelik üstü kapalı bir saldırı olduğu fikrini akıllara getiriyor.

YAKIN TARİHTE RUSYA

1991'de içine girdiği bunalımdan 2000'de Vladimir Putin'le birlikte çıkmaya başlayan Rusya, ABD'nin sınırları çevresinde oluşturduğu kuşatma politikasından rahatsız. Orta Asya Cumhuriyetlerine üsler kurulması, Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan gibi ülkelerde renkli devrimler,  Yugoslavya'nın bombalanması ve Kosova'nın bağımsızlığını ilan etmesi, Putin'in oldukça yankı bulan "Kurt bir kere kafasına koymuş kimi yiyeceğini, gerisi bahane." şeklindeki Rus atasözünü söylemesine neden oldu.

Rusya'nın 1991'de içine girdiği bunalımın üzerine bir de nüfus kaybı, bu süreçteki ABD-AB ve IMF destekli oligarklarca yürütülen vahşi kapitalizm sonucunda toplumsal sağlık sisteminin çökmesi, geniş halk kitlelerinin yoksullaşması, ülke zenginliklerini emperyalistlerin sömürmesi ve AIDS'in yaygınlaşması, Rusya'yı bu güçlere karşı savunma politikası gütmeye, kendine sempati duyan çevre halklarını desteklemeye ve neticede bağımsızlıklarını tanıyarak bu halkları  kendine bağlamaya itmiştir.

Rusya, hem 1991-99 yıllarına rastlayan Boris Yeltsin döneminde, hem de Vladimir Putin döneminde ABD ve ortaklarının sözümona teröre karşı politikasını belli sınırlar çerçevesinde destekledi ve ABD'ye karşı yatıştırmacı bir politika izledi.
Bu dönemde, ABD'nin Afganistan ve Irak işgaline, İran'a karşı Güvenlik konseyi tedbirlerine, İsrail'in Filistin'e karşı terör eylemlerine tavır almadığı gibi İsrail'in Lübnan'a saldırısına da ses çıkarmadı.

Tüm bu yaşananların üstüne Gürcistan ve müttefikleriyle Rusya arasında yaşanan savaş, bu dönemin kapandığının ve Rusya'nın artık yeni bir politika izlemeye başladığının göstergesi oldu.

SAVAŞIN SONUÇLARI

Bu savaş sonucunda Rusya, taktiksel bir zafer elde etti. Rusya, ABD'nin Kafkasya üssü olan Gürcistan'a ağır kayıplar verdirdi, Güney Osetya ve Abhazya'nın bağımsızlığının yolunu açtı.
ABD-NATO tarafına geçme eğilimindeki eski Sovyet Cumhuriyetlerine göz dağı verdi.
Rusya'yı Karadeniz'den atma planlarını boşa çıkarıp, donanmasını Abhazya ve Gürcistan limanlarına demirledi, doğalgaz ve Kafkaslardaki gücünü de kanıtladı.

SAVAŞIN GETİRDİKLERİ

Rusya'nın Güney Osetya ve Abhazya'yı destekleyen net politikasıyla Gürcistan ve müttefiklerinin karşısında durması, Batı'yı ve dolayısıyla Türkiye'yi beklemediği bir seçim girdabında bıraktı.

Sovyet zamanındaki birlikteliği ve enerji koridorlarındaki üstünlünü sağlama amacındaki Rusya'nın, "Güvenlik koridoru" adı altında Gürcistan'ın tüm iletişim ağlarını işgal etmesi tesadüf değildir.

Batı, Orta Asya ve Kafkaslar'da yeni kurulmuş cumhuriyetleri desteklemekle Rusya'nın etkinlik politikasına anlayışla bakmak arasında seçim yapmak zorunda kalmış ve bölünmüştür.
Doğu Avrupa, İskandinavya, Baltık ülkeleri, İngiltere ve ABD, Rusya'ya karşı yaptırım politikasını savunurken, Almanya, Fransa, İtalya ve İspanya, Rusya ile diyalog sürecinde ısrar etmektedir.



TÜRKİYE'NİN TUTUMU

 Kriz patlak verdiğinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve            Dışişleri Bakanı Ali Babacan tatildeydi.
 Tatillerini yarıda kesip Moskova'ya giderken ANA uçağında AGİT üyesi ülkelerin davet edileceği "Kafkas İstikrar ve İşbirliği Platformu" önerisini ortaya attılar.

Kremlin'de Başkan Medvedev, Başbakan Putin ve Dışişleri Bakanı Lavrov ile görüşen Erdoğan ve Babacan, Kafkas Platformu önerisine olumlu tepki alınca bu durumu tüm dünyaya ortak bir basın toplantısıyla duyurdu.

Bu haberi dünya ile birlikte alan Türkiye'nin en yakın müttefiki ABD tepki gösterse de Azerbaycan ve Ermenistan zor zamanda ilaç gibi gelen bu öneriye dört elle sarıldı. Kafkas Platformu'nu soğuk bir tavırla karşılayan Gürcistan ise Rus askerlerinin savaş öncesi duruma geçmesi şartıyla olumlu cevap vereceğini bildirdi.

MONTRÖ ANTLAŞMASI GERGİNLİĞİ


Tam bu esnada ABD tonajı yüksek gemileri Karadeniz'e sokma talebiyle gelince, Türkiye Montrö antlaşması maddelerini net bir biçime ortaya koyarak, bu maddelerin dışına çıkılamayacağını belirtti.  ABD tonajı daha düşük gemilerin Karadeniz'e geçmesine ikna oldu, ancak bu kez de Rusya, Ünlü 6. filonun sancak gemisi Mounth Witney'in geçme talebine karşı çıktı. Rusya'ya da 2007 yılında bu geminin tatbikat için boğazlardan geçtiği hatırlatılınca sorun çözülmüş oldu.
Bu noktada Türkiye'nin tavrı Rusya'da olumlu bir nitelemeyle not edildi.
Ancak,Amerika'dan gelebilecek yeni taleplere karşı Türkiye, kaçakçılık, arama-kurtarma ve çevre kirliliği ile mücadele görevleri bulunan Karadeniz ülkelerinin üye olduğu "Karadeniz Gücü"nün terörle mücadele gibi askeri alanlarda da etkin olması için çalışıyor.

SIRADA UKRAYNA'NIN TURUNCU KARANFİLLERİ Mİ VAR?

Güney Osetya krizi yüzünden Gürcistan ile Rusya arasında patlak veren savaş, Gürcistan'daki "Kadife Gül" devriminin mimarı Mihail Saakaşvili'nin prestijini yerle bir ederken, dört yıl önce Batı'ya yanaşan Ukrayna'nın "Turuncu Karanfilleri"ni de kurutmaya başladı.

Ukrayna devriminin öncüsü ve Devlet Başkanı Viktor Yuşçenko ile Başbakan Yuliya Timoşenko arasındaki antlaşmazlık, Timoşenko'nun Rusya'ya yaklaşması ve Moskova aleyhinde açıklama yapmamasıyla krize dönüştü.

Ukrayna ile yaşanan doğalgaz krizinde Rusya, AB'de kınansa da özellikle Almanya ve Fransa Moskova yanlısı bir tutum takınarak, Ukrayna'da Amerikan politikalarını desteklemeyecekleri mesajını verdi.

Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları, Rusya ile Gürcistan arasında ortaya çıkan kriz hakkında uluslararası soruşturma açılması yönünde çağrıda bulundu.



YA KARABAĞ?

19. yüzyılda Azerbeycan ve Ermenistan arsında başlayan Dağlık karabağ sorunu açısından Rusya Gürcistan savaşının ardından yeni bir dönem başladı.

DÜNYA jeopolitik dengelerini sarsan Kafkaslar'daki Gürcistan krizinin ardından, bölgenin diğer kronik problemi Dağlık Karabağ ihtilafının çözümü için düğmeye basan Rusya, Türkiye'nin "Kafkas İstikrar Platformu" önerisinde yer alan ilkeleri hayata geçirmeye başladı.
Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev'in ev sahipliğinde  Moskova'da bir araya gelen Azerbaycan ve Ermenistan liderleri, Karabağ ihtilafını kuvvete başvurmadan siyasi ve diplomatik yollardan çözmeye çalışacakları yönünde bir deklarasyonu imzaladılar.
 Rusya'nın tarafları biraraya getirme çabası dikkat çekerken, 2 Kasım 2008'de Minsk grubunun da katılımıyla taraflar arasında sorunun çözümüne ilişkin 5 maddelik " Moskova Bildirgesi" imzalandı.

İşin özü; meselenin uluslararası hukuka göre çözümlenmesi tezi Azerbaycan'a ait ve buna göre eski Dağlık Karabağ özerk bölgesi dahil işgal altındaki bütün topraklardan Ermenistan ordusunun çekilmesi gerekecek…
Ancak bu bildirge, ne Azerbaycan, ne de Ermenistan lehinde kararlar içeriyor. Ortaya çıkan tek unsur Rusya'nın bölgede etkin tek güç olması…

Sorunun çözümüne ilişkin ilk antlaşma 23 Eylül 1991 yılında Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin ve Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev arabuluculuğuyla Rusya'da imzalanmıştı. Ancak Ermeniler, Azerbaycan'ın 2 ilini işgal ederek bu antlaşmayı bozdular.

İkinci antlaşma ise İran'ın arabuluculuğuyla Mayıs 1992'de yapıldı ancak yine Ermeni ordusu Laçin Koridorunu işgal ederek alınan kararlara uymadı.

Rusya bölgede ağırlığını gittikçe hissettiriyor. 2008 Ağustosunda Mihail Saakaşvili'nin yaptığı taktik hata sadece Gürcistan'a değil tüm bölgeyi kavurmakta…





TÜRK-RUS İLİŞKİLERİ

Rus- Türk ilişkilerinin  517 yıllık geçmişinin 50 yılı, Osmanlı Dönemi'nde savaşla geçmiş, Osmanlı Devleti ve Rus çarlığı arasında Kafkaslardan Balkanlara büyük bir rekabet yaşanmıştı. Birbirlerine karşı takındıkları olumsuz bakış açısında, aynı bölgede egemen olmaya çalışan 2 büyük gücün çekişmesi yatıyordu. Osmanlı, Rusya'yı topraklarını isteyen büyük bir tehdit olarak görürken, Rusya ise Osmanlı'yı Ortodoksluğun başkenti İstanbul'u (onların deyişiyle Çargrad) işgal etmiş  batılı bir devlet olarak görüyordu.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti ilişkilerinde birkaç dönemden söz edilir.

İlki 1921-39 yılları arasındaki Atatürk-Lenin ittifakında iyi Komşuluk ilişkileri Dönemi, İkincisi 1945-53 yıllarında Sovyetlerin Türkiye'yi saldırgan Yakın Doğu politikasındaki 2 ana hedefinden biri olarak gördüğü ve bu nedenle Türkiye'nin NATO'ya üye olmasına sebep olan ve Stalin'in ölümüyle son eren dönem. Üçüncüsü 1960-70 yılları ekonomik ilişkilerin kısmen de olsa gelişme dönemi…
1984'te yapılan doğalgaz anlaşmasıyla ilişkilere ivme kazandırması yönünden dikkat çekicidir. Anlaşma ile doğalgaz bedellerinin Türkiye tarafından serbest döviz şeklinde ödenmesi, Rus tarafının ise, bu ödemeleri "genelde Türk mallarının alımında" kullanması amaçlanmıştır Takip eden dönem dünya tarihine soğuk savaş dönemi olarak yansırken, bu dönemde Rusya için Türkiye, NATO'nun güney ayağı, Türkiye için Rusya ise kızıl bir tehditti.

Emperyalistlere  karşı  işbirliği  öneren  ve  Türk  halkının  Ulusal  Kurtuluş mücadelesi için savaş malzemesi ve maddi yardım talebinde bulunan Atatürk tarafından yazılmış bu mektuba, SSCB dış işlerinden sorumlu Halk Komiseri Çiçerin'den 2 Haziranda gelen yanıt olumluydu.

Sonuçta, 16 Mart 1921'de taraflar arasında Moskova Dostluk ve Kardeşlik Anlaşması imzalandı.
Bu anlaşma, Sovyet Rusya ile yeni Türkiye arasındaki ilk diplomatik anlaşmaydı. Anlaşma, Ulusal Kurtuluş savaşının kazanılmasının önemli etkenlerinden biri oldu.
Kurtuluş savaşının ilk mali yardımını gönderen Sovyetler, 11 milyon altın ruble, 100 bin lira değerinde altın külçe ve önemli miktarda silah yardımı yaptı.
Kurtuluş savaşından sonra da iki ülke arasındaki iyi ilişkiler sürdü. 1924 Nisanında Ankara'da Sovyet sanayi ürünlerinden oluşan bir sergi açıldı, 1925 yılında da Ruskombank Ankara'da faaliyete geçti. Yine aynı yıl, Sovyet tarım  uzmanları  pamuk  üretimi  konusunda  yardımcı  olmak  amacıyla Çukurova'da incelemelerde bulundu. Bu yıllarda siyasi ilişkiler de gelişmeye devam etti. 17 Aralık 1925'de iki ülke arasında Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması imzalandı.
11 Mart 1927'de imzalanan Ticaret Anlaşması ile ticari ilişkiler ve temsilcilikler konuları düzenlendi. Türkiye  Cumhuriyeti'nin 10. yıl kutlamaları törenine gelen SSCB Savunma ve Deniz Kuvvetleri Komiseri General Voroşilov başkanlığındaki Sovyet askeri heyeti, Atatürk tarafından sıcak bir ilgiyle karşılandı. Aynı yılın sonunda Litvinov, SSCB'nin yabancı devletlerle geliştirdiği başarılı ilişkilere örnek olarak Türkiye ile olan durumu gösterdi.
1932-1938 yılları arasında uygulanan Birinci Beş Yıllık Plan'da Sovyet uzmanların  hazırladığı  rapordan yararlanılmış ve bu dönemde Sovyet makine ve teknisyenleri ile Kayseri ve Nazilli tekstil fabrikaları kurulmuştur. Böylece Türk tekstil sanayiinin temelleri atılmıştır. 1934 yılında imzalanan kredi  antlaşması  ile  Birinci Beş Yıllık Plan için gerekli dış kaynak da SSCB'den sağlanmıştır. 1945'de ise SSCB ile Türkiye arasında 1925'de imzalanmış olan Dostluk Anlaşması'nı geçersiz ilan edip Montreux Antlaşması'nın değiştirilmesini istedi. Stalin yönetiminin, Kars ve Ardahan toprak taleplerinin yanısıra Boğazlar'da üs kurma hakkı talep etmesiyle ilişkilerin fiilen kesintiye uğradığı söylenebilir.
Ancak şu da not edilmelidir ki, Stalin'in bu talepleri ağırlıklı olarak Batılı kaynaklarda yer almış, Türkiye'nin Batı'ya ve neticede NATO'ya yakınlaşıp dahil olmasında önemli bir argüman olarak kullanılmıştır. Oysa, Rus ve bazı Türk diplomatik kaynaklar, Stalin'in sözlü olarak dile getirdiği taleplerinden kısa süre sonra vazgeçtiğini de kaydetmektedir.


8 Ekim 1937 tarihinde imzalanan Ticaret ve Seyrisefain Muahedenamesi ve Ticaret ve Tediye Anlaşması, iki ülke arasındaki ticari ve ekonomik ilişkilerin hukuki alt yapısını oluşturmuştur. Sonraki  yıllarda Türkiye'nin ABD ile ilişkilerini geliştirmesi, 1948'de Marshall yardımını alması ve 1951'de NATO'ya üye olması ile iki
komşu ülke arasındaki mesafe ciddi ölçüde büyüdü.
1953 yılında Stalin'in ölümü ile Sovyetler Birliği'nin Boğazlar'la ilgili Montreux  Anlaşması'nı  tanıması  ve bütün  taleplerinden vazgeçtiğini bildirmesi, iki ülke arasındaki ilişkilerin  tekrar  canlandırılmasına  imkan sağladı. SSCB 1954'ten başlayarak İzmir Uluslararası Fuarı'na katılmaya başladı. 1950'lerin sonunda Sovyet kredisi ile Çayırova Cam Fabrikası'nın kuruluşu gerçekleştirildi.
1964 yılından sonra siyasi ilişkilerde izlenen iyileşme ekonomik alana da yansıdı. 25 Mart 1967 yılında iki ülke arasında imzalanan Ekonomik-Teknik İşbirliği Anlaşması özel bir anlam taşımaktaydı. "TC ile SSCB Arasında
Bazı Sınai Tesislerin Kurulması için Sovyetler Birliği Tarafından Türkiye'ye Teslim Edilecek Teçhizat ve Malzeme ile Sağlanacak Teknik Hizmetlere ve  Bunlarla ilgili  Ödeme  şartlarına  Dair  Anlaşma"  ile  Sovyetler  Birliği  tarafından 200 milyon Amerikan doları tutarında proje kredisi verildi. Anlaşma ile şu tesislerin kurulması sağlanmıştır: İskenderun Demir Çelik Tesisleri, Seydişehir Alüminyum  Fabrikası,  Aliağa  Petrol  Rafinerisi,  Bandırma  Asit  Sülfürük Fabrikası, Artvin Levha Fabrikası. Söz konusu tesisler ülkemizin önemli ağır sanayi tesisleri içerisinde yer almaktadır.
Ayrıca İskenderun Demir Çelik Fabrikası'nın tevsiine, Orhaneli Termik Santrali'nin kurulmasına ilişkin kredi anlaşmaları da, sırasıyla 24 Aralık 1972 ve 5 Haziran 1979 tarihlerinde gerçekleştirilmiştir.
Mart 1981'de Seydişehir Alüminyum Fabrikası'nın geliştirilmesine ilişkin bir sözleşme imzalandı. Aynı yıl kurulan Ulusu Hükümeti'nin programında "SSCB ile dostane ilişkilerin geliştirilmesine öncelik verilecektir" cümlesine yer verilmişti. 1981'de Türkiye'nin SSCB'ye ihracatı ve 1983'te Türkiye'nin bu ülkeden ithalatı 1924 sonrasındaki en üst düzeye ulaştı. Ocak  1982 Protokolü ile ticaret hacminin yüzde 30 arttırılmasına karar verildi. 1989 Temmuzunda Sınır ve Kıyı Ticareti Anlaşması imzalandı, Sarp Sınır Kapısı ticarete açıldı
1991'de Sovyetlerin dağılmasıyla Rusya - Türkiye ilişkilerindeki soğuk savaş döneminden kalma gerginlik, Rusya'ya karşı olumsuz önyargı ve bakış açısının silinmesiyle yumuşamıştı.

1992-99 yılları iki ülke için de bulundukları coğrafyada, ikili ilişkilerde kontrollü gerginlik ve rekabet dönemi olarak nitelendirilir.
Bu dönemde önem çıkan unsur Bavul ticaretiydi.

 Bavul ticareti, basit şekliyle, Rus vatandaşlarınca tüketim mallarının yurtdışından satın alınmasını, yolcu beraberinde ülkeye getirilmesini ve satılmasını içerir.
Bu uygulama, 1993 yılından başlayarak Ağustos 1998 ekonomik krizine kadar önemli bir ticaret şekli olmaya devam etmiş, Ülkede özellikle alım gücü düşük olan halkın temel gereksinimleri bu yolla karşılanmış.
Ancak 1998 Ağustos ayındaki ekonomik kriz ve Rus makamlarının gümrük vergisi kayıplarını önleme amacıyla bu ticareti kontrol altına alma yönündeki uygulamaları sonucunda son yıllarda bavul ticaretinin hacmi önemli ölçüde azalmış. Türk-Rus bavul ticaretinin hacmi 1996'da 8,8 milyar dolarken 2003'te bazı verilere göre 3,8 milyar dolara, bazılarına göre ise 1 milyar doların altına kadar düşmüştür.
Ancak ticaret bavuldan şirketlere evrilerek kurumsallaşmış ve 2007'de 25 milyar dolara yaklaşan ticaret hacmiyle, Rusya, Türkiye'nin ikinci büyük ticari ortağı konumuna gelmiştir.

 15  Aralık 1997'de yılda 16 milyar metreküp hedefiyle 25 yıllık Mavi Akım anlaşması yapılmıştı Rusya'nın son yıllarda en fazla önem verdiği dış projelerden biri Mavi Akım'dır. Deniz altındaki uzunluğu 360 km olan dünyanın en derin (2,1 km derinde) gaz boru hattı, Karadeniz'in altına başarıyla döşenmiştir. İki ülkeyi arada sorun yaratabilecek başka ülkeler olmaksızın birbirine bağlayan Mavi Akım, Rusya'nın başka pazarlara
açılması bakımından da önem taşımaktadır.
Mavi Akım anlaşmasının uygulanması, daha sonradan Türkiye'de çeşitli yolsuzluk soruşturmaları ve iç politik kaygılarla zaman zaman tehlikeye girse de iki ülke arasında sağlanan uzlaşma ile projenin devamı güvence altına alınmıştır.
Hatta uzun süredir değerlendirilen Mavi Akım 2 boru hattı da bugünlerde hayata geçirilmek üzere iki ülke uzmanlarınca masaya yatırılmaktadır.
Ekonomik ilişkilerde de ilerleme kaydedilmiş, 1997 ylında ekonomik anlamda stratejik ortak ifadesi kullanılmış, 2000 yılında ticaret hacminin 10 milyar dolara genişletilmesi hedeflenmiş ve bu 2003 yılında gerçekleştirilmiştir.  Tüm bunların sonucunda mavi akım boru hattı projesi başarıyla tamamlanmış, 2004 yılında ticaret hacminin 3 yıl içinde 25 milyar dolara çıkarılması yönünde anlaşılmıştır.

Siyasal ve güvenlik alanlarında işbirliği için 16 Kasım 2001'de Dışişleri Bakanlarının imzaladığı "Avrasya Eylem Planı" ile bu coğrafyada siyasi , ekonomik alanda ve terörizmle mücadele konuşunda uzlaşıldı.

2002 yılında Rus genelkurmay Başkanı'nın Rus -Türk güvenlik işbirliği önerisinin kabulünün ardından iki ülke arasıında askeri eğitim antlaşması imzalanması oldukça önemli gelişmeler…

2004 yılında ise Putin'in Ankara ziyareti sırasında "çok boyutlu güçlendirilmiş ortaklık" hedefiyle Rus-Türk Ortak Deklarasyonu imzalandı.

2005 yılında ise mütahitlerimiz Rusya'da 2,54 milyar dolar değerinde müteahitlik projesi üstlendi.

Rusya'daki  1998  mali  krizinden  sonra  devletin  kamu  ihalelerinden vazgeçmesinin ardından Türk müteahhitlerinin özel sektöre yönelmeleri, zaman zaman riskli işbirliği modellerini gündeme getirerek başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ayrıca yabancı işgücü sınırlamalarına bağlı olarak Türk firmalarının en büyük avantajı olan Türk işçisi kullanabilme şansı da azalmıştır. Siyasi istikrarın sağlanmasının ve hükümetin yeni ekonomik reformları hayata geçirmeye başlamasının ardından, yabancı firmalar için kamu ve özel sektör alanlarında, yeni rekabet şartlarında da olsa, tekrar önemli fırsatlar doğmaktadır

İkili iştişare programı çerçevesince 12 ayrı konuda yürütülen ilişkiler, 2007'nin Türkiye'de Rus Kültür Yılı ilan edilmesine Rusya'nın 2008 yılını Türk Kültür yılı kabul ederek cevaplaması ile canlandı.

KAFKAS KRİZİNDEN SONRA…

Türkiye-Rusya arasında aynı dönemde yaşanan ihracat krizinin, bir süre önce imzalanan Gümrük antlaşmasının iki taraf açısından da farklı yorumlanmasından kaynaklandığı açıklandı.

   Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Türkiye ile ticareti devam ettirmek istediklerini, gümrük idareleri arasında bu sorunu gidermek için görüşmelerin sürdüğünü belirtirken, Türk mallarının ülkeye kolay girişi için Basitleştirilmiş gümrük sistemine girmek gerektiğini ve gereğinin yapılacağını vurguladı.

Türkiye'nin "Kafkas İstikrar ve İşbirliği Platformu" önerisiyle iki tarafı da masaya oturtması taktirle karşılanırken,Gürcistan'ın toprak bütünlüğünü koruma tavrı da tutarlı ve faydalı bir tavır olarak değerlendirildi.

Savaş zamanı bölgeye en hızlı yardım ulaştıran ülke olarak dikkat çeken Türkiye, başbakanını buraya ilk
gönderen olarak da göz doldurdu.

Dolmabahçe sarayında görüşen Babacan ve Lavrov, düzenledikleri ortak basın toplantısında gümrüklerde yaşanan aksiliklerle ilgili  gümrük idarelerinin görüş alış verişinde bulunduğunu ,sorunun en kısa zamanda çözümleneceğini söylediler.

Lavrov,  basitleştirilmiş gümrük sistemine geçip, Türk mallarının ülkeye daha kolay yöntemlerle girmesini istediklerine değinerek, Türk ihracatçıların gümrük krizinde uğradıkları 1 milyar dolar zarar için üzüldüklerini ve bir an evvel sonuca ulaşmaya gayret ettiklerini belirtti.

Türk-Rus ticari ortaklığı, turizm ilişkileri ve Türkiye'nin önerileri doğrultusunda Kafkaslardaki barış ortamının sağlanması toplantıda ortaya çıkan diğer hususlardı.

GÜL'ÜN "DEVLET ZİYARETİ"

12-15 Şubat 2009 tarihleri arasında Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev'in resmi daveti üzerine  Moskova'ya giden Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün seyahati "Devlet Ziyareti" olarak isimlendirildi. Gül'ün seyahatinin, "Resmi ziyaret"ten çok az ülkeye uygulanan"Devlet ziyareti" konumuna
yükseltilmesi oldukça önem taşıyor.

"Devlet ziyareti"nde konuk, askeri törenle karşılanır,devlet protokolünün katıldığı bir akşam yemeği verilir ve üst düzey protokol uygulanır. Siyasi ilişkileri geliştirici yönde antlaşma imzalanır.

Gül Moskova'da "ilişkilerin yeni bir aşamaya doğru ilerlemesi ile dostluğun ve çok boyutlu ortaklığın daha da
derinleştirilmesine ilişkin ortak deklarasyon" imzaladı.

Medvedev-Gül görüşmesinde Ekonomik krizin etkilerinden korunma amaçlı bundan sonra ilişkilerde  Ruble ve TL kullanılması konusu da görüşüldü. Türk lirasını koruma kanunundaki konvertibıl paralarda Ruble'nin bulunmaması eksikliğinin giderilmesinin ardından bu çok önemli olgunun gerçekleştirilmesi bekleniyor.

Toplantının en ilginç detaylarından biri de Rusya'nın Türkiye'ye yaptığı Mavi Akım 2 önerisi…

Rusya, Mavi Akım Doğalgaz boru hattını İsrail tarafına uzatmak istediklerini söyledi.

Eylül 2008'den beri yaşanan gümrük çilesi Samsun-Kafkaz limanları arasında tren yolu taşımacılığı ile aşılacak.

"Kafkasya Barış ve istikrar platformunu "desteklerini, ülkeler arasında güven ve işbirliği ortamını pekiştireceğine inandıklarına değindi.
Milli Eğitim Bakanlıkları çerçevesince öngörülen işbiriği için Moskova'da bir Türk Kültür Merkezi, Türkiye'de de bir Rus Kültür Merkezi açılması konusunda anlaşıldı.


KISSADAN HİSSE…


Rus - Türk ilişkilerini genel anlamda ele alırsak; Çok sayıda Türk iş adamı ve bini aşkın Türk firması Rusya'da faaliyet gösteriyor. Karşılıklı evlilikler yoluyla oluşan kültürel bağlar günden güne kuvvetleniyor. Neredeyse 50 bin Rus gelin getirdik. Turizmde Ruslar, Türkiye'yi ziyarette Almanları geçerek birinciliğe oturdu.
Türkiye'de çok sayıda Rus öğrenci öğrenim görüyor ve Rusya'da Türk Koleji var. Antalya'daki Rus okulları da öğretime devam ediyor. Her sene 2 milyondan fazla Rus Türkiye'ye tatile geliyor. Türkiye'nin yeni iş kapısı da Rusya oldu. Son yıllarda Rusya, Almanya ve Suudi Arabistan ile birlikte en çok Türk işçisinin gittiği ülkelerden. Rusya'ya yılda 10 bin civarında Türk işçisi gidiyor.

Yine de bu iki Avrasya ülkesi arasındaki ilişkilerin gerçek potansiyeline ulaştığını söylemek çok zor. Gelecekte Türkiye ve Rusya çok daha fazla alanda işbirliğine hazırlanmaktadır.

Bu bağlamda geleceğe hazırlanan Türkler de Rusya ve Rusçaya ilgi gösteriyor.

Her geçen gün de daha fazla Rus Türkçe öğrenmek istiyor.
Rusya'da Türkoloji bölümüne talep günden güne artıyor ve Türkçe en çok alınan seçmeli derslerden biri…

Türkiye'de ise bizler Rus Dili ve Edebiyatı bölümü öğrencileri olarak Rusça ve Rus edebiyatı konusunda uzmanlaşıyoruz. Artırılan kontenjanlar Rusçanın ne kadar önemli olduğunun göstergesi… İşte tam bu noktada Türk - Rus ilişkileri bağlamında bizler de yer bulmaya hazırız!..




20 yıllık dostum Reyhan'a


Hangi birini yazayım, nerden başlayayım diye düşünüyorum…

Bizim koskocaman bir tarihimiz var ne de olsa…

Benim için yerin o kadar ayrı ki…. Bunu anlatmaya inan ne satırlar, ne de sayfalar yeter…

Senle aramızda farklı bir bağ var… Bu bağı tanımlayamam ama bunu 3 sene önce sen ameliyat olduğunda iyice anladım.

Göz ameliyatı olacaktın .. Ameliyat olduğun günü unutamıyorum. Ben gelmeden almışlar seni ameliyathaneye. Saatler geçiyor, sen çıkmak bilmiyordun. Biz dışarıda gergin bekleyişimize devam ederken Mehmet Amca (baban), Zeliha Teyze’yi (anneni), beni ve annemi odaya gönderdi birazdan çıkacakmış diye. Zira ameliyathaneden her çıkana dövecekmiş gibi bakıyordum…J

Odada beklerken camdan stadyumu izledim, bando maceralarımız canlandı gözümde. O sırada cep telefonum çaldı. Arayan Abi’ndi. Süleyman Abi, “Pınar, getiriyoruz Reyhan’, odayı hazırlayın.” Dedi.

10 dakika sonra da koridorda hareketlilik başladı. Sen geliyordun ama senden önce sesin geliyordu, “PINAARRRR, PINARRRRR” diye bağırannnJ

Benim ise gözlerim dolu, doluydu. Bir an sesim çıkmadı, sonra buradayım diye bağırmaya çalıştım.

Sedye odaya girdiğinde odanın çok küçük olduğunu anladık. Sedye yatağa ulaşamadı. Kanepeler, sehpalar kaldırıldı, oda alt üst oldu sedye girebilsin diye. O karışıklıkta sen hala “Pınar” diyordun, ben de sana ulaşmaya çalışıyordum. Kanepenin üstünde cambazlık yaparak ve serum takılı elini incitmeden tutmayı başardığımda rahat bir nefes aldım.

Sadece bir göz ameliyatı da olsa kaybetme korkusu ağır basmıştı. Çok korkmuştum o gün sana bir şey olursa ne yaparım diye.

O zaman anladım ne olursa olsun kopmayacağımızı. Ne yollar, ne zaman, ne de başka engellerin gücü yeter bizim dostluğumuzu bitirmeye.

Bu inançla devam ediyoruz hayatımıza, nerde olsa hiç uzak kalmamış gibi davranarak.

         Girebilmek uğruna nelere katlandığımız üniversiteyi bitiriyorsun sonunda..

Hayat denilen dikenli yolda “Birey” olarak ilerleyeceksin artık, “öğrenciyim” deme rahatlığını geride bırakarak.

O dikenli yolda ne olursa olsun, daima bize güç verecek ve yalnız olmadığımızı hissettirecek bir dostluğumuz var. 

Hayat zor bir tercih sunduğunda içinde seninle atan kalbin adı “PINAR”, benim için ise “REYHAN” !!!

Bunu aklından çıkarma, yeni hayatında çoooookkkk başarılı olacağından emin olarak, sevgilerle….


PINAR  ODABAŞI   d 03 / 10 / 2010

KAĞIT MALİYETLERİ



Maliyet, Üretimde bir mal elde edilinceye kadar harcanan değerlerin toplamı ya da üretim faktörlerine üretime katılmalarından dolayı ödenen katılım paylarının parasal ifadesidir. Hammaddenin ürün hale gelmesi için yapılan masrafların toplamına da maliyet denir. Diğer bir tanıma göre ise “maliyet” işletmelerin üretimde bulunabilmek için yaptıkları öz verilerin değer ve toplamıdır.

Bir tüccar, satın aldığı mala nasıl ki nakliye, gümrük, ardiye gibi, masraflarını ilave ederek o malın kendisine maliyetini bulup, bunun üzerine belli bir kar oranı ilave ederek satarsa; bir fabrika veya matbaada yaptığı işin maliyet fiyatını bilmeden çalışamaz ve yaşayamaz.

Eğer bir ürünün kaça mal edildiği saptanamazsa, ne kadar kar elde edildiği de belirlenemez. Bu durumda yeni üretime geçmede kararsızlıklar yaşanabilir, ödenecek vergi miktarı net bir şekilde ortaya çıkarılamayabilir.

Gazete maliyeti, sürekli denetim altında tutulduğunda, maliyetteki artışlar zamanında fark edilir, aynı zamanda bu denetim sayesinde üretimin hangi basamağında maliyet artışının yaşandığı tespit edilebilir.

Genel olarak tüm endüstri işletmeleri için yapılan klasik maliyet sınıflamaları basım, basın ve yayın kuruluşları içinde uygulanır. Diğerlerinden farklı olarak maliyetlerin üretim miktarıyla ilişkili ve maliyetlerin mamullere yüklemesiyle ilgili basın sektörüne has özellikler bulundurmaktadır. Bu açıdan sermaye, işletme, satış ve dağıtımda farklı maliyetler dikkat çekmektedir. Maliyetlerin üretim miktarına ya da ilişkilerine göre ayrımı da önemlidir. Maliyetlerin bu açıdan yapılan ayrımı işletme yönetiminin karar almak için sahip olması gereken bilgilerin oluşmasında önemli rol oynar. Örneğin bir basın işletmesi yöneticisi, baskı makinelerindeki atık kapasiteyi değerlendirmek için düşük bir fiyatla büyük hacimli bir sipariş alıp almamak konusunda karar verebilmek için bu üretimin neden olacağı değişken ve sabit maliyetleri bilmek durumundadır.

Tipo baskı yapan işletmede emek ağırlıklı üretim gerçekleştirilirken, ofset baskı yapan işletmede makine ağırlıklı üretim söz konusudur. Sabit maliyetlerin mamul birimi başına düşen payı üretim miktarı arttıkça azalır.


Sabit maliyetlerden birim başına düşen hisse 1000 adetlik üretimde 20 lirayken, 4000 adetlik üretimde 5 liraya düşer. Sürüm maliyeti düşürür.

Basın yayın kuruluşlarının en önemli maliyetini hammadde oluşturur. Kâğıt en önemli hammaddedir.

Basın işletmeleri geniş kapsamlı Pazar analizleri yaparak yaklaşık olarak talep miktarını hesaplayabilir. Üretime başlamadan önce ürünün özelliği pazarlama ve satış olarak bu analizlere dayandırılmalıdır. Yani, buna göre kağıt almalıdır.

Kullanılan kağıt tipi ve dolayısıyla gider, yayının türüne göre değişir ve gerek tirajla gerek sayfa sayısıyla orantılı olarak artar. Kağıt kalitesi ve fiyatının hep aynı kaldığı varsayılarak, nüsha sayısı ya da yazı, resim ve reklam olarak ölçülen alan artarsa, gazetelerin toplam gideri de artar. Tek nüshaya indirgenmiş olarak, kağıdın maliyeti, şayet fiyatı yükselirse sabit bir gider, sayfa sayısı artarsa da artan bir ekonomisi yoktur. Bundan dolayı kağıt fiyatındaki değişiklikler ve kağıt fiyatının belirlenme tarzı, kullandığı kağıt ortalama giderlerinin % 20’sini oluşturan basın için sürekli bir endişe kaynağıdır. Basın sektörünün en önemli sorunlarından bir kağıttır.



Örnek olarak bir gazetenin kağıt maliyeti;


YERELDE 10 SAYFALIK BİN ADET BASILAN GAZETENİN KAĞIT MALİYETİ
S.No
Sayfa Sayısı
Gazete Adedi
Birim Maliyeti
Toplam Maliyeti
Birim Satış Fiyatı
Top.Sat.Fiy.
1
10
1000
8,5 Kr.
87.5 TL
30 Kr.
300.00 TL
2
20
1000
17,5 Kr.
175 TL
50 Kr.
500.00 TL














Not: Bin adet gazete kağıdı 35 TL üzerinden hesaplanmıştır. Toplam bin adet basılan 10 sayfalık bir
gazete için toplam 2.500 adet gazete kağıdı harcanmaktadır. Bu hesaplamalar yerel gazeteler için
geçerlidir. Ulusal (genel) gazeteler, bobin kağıt kullandığından kağıt maliyetleri farklıdır. Ancak yine de
bu maliyetlere yakındır. Hesaplamalara, kalıp, boya, işçilik ve diğer üretim maliyetleri dahil
edilmemiştir. 



Kağıtlar genel olarak 125'lik - 250'lik - 500'lük paketler halinde satışa sunulur.

Gerekli olan kağıt miktarı ve bize maliyeti şöyle hasaplanır:

Kuşe Kağıt Kg : 1850 TL
1. Hamur Kağıt : 1450 TL
70x100 : 7000
135 gr kullanalım
7000x135 : 945
945x500 :47.250 kg
Kağıdın Kilosu 1850 TL
1850x47. 2: 87.412 TL
135 gr 70x100 kuşe kağıdı bize: 87.412 TL mal olmaktadır.

Piyasada satılan bazı kağıtları satış fiyatları şu şekildedir.

1.hamur kağıt 35×50 70 gr. 10 kuruş

Yazar kasa rulo kağıtları 70×70mm 150 adet fiyat: 125,17 TL+KDV=147,70TL

A4 80 gr/m2 fotokopi kağıdı 150 adet fiyatı: 4.70+KDV= 5.08TL

64×90 FLIPCHART KAĞITLARI  35 YAPRAK RULO fiyat: 15.00+KDV=17.70 TL

11×24 cm 3 N 5,5 PERFORELİ 500’LÜ SÜREKLİ NORM KAĞIDI fiyat: 26.82TL+KDV= 3.16 TL

RENKLİ FOTOKOPİ A3 90 gr 500lü fiyat: 13.99 USD+KDV=22.41TL

TEKSİR KAĞITLARI A4 60 gr. 250 adet fiyat: 2.40 TL+KDV=2.59TL

Hem günlük yaşamda ham de basım alanında en önemli hammadde olan kağıt son yıllarda küresel ekonomik krizin de etkisiyle pahalanmakta ve dolayısıyla kullanıldığı alanda maliyeti artırmaktadır. Hatta bu nenle gazeteler kapanma riskiyle karşı karşıya kalmakta ve birçok yayınevi sektörden çekilmektedir.

Söz konusu maliyet artışıyla ilgili farklı değerlendirmelerde yapılıyor:
“Gazeteler, ölümcül bir maliyet artışı ve ölümcül bir reklam gelir düşüşüyle karşı karşıya…

Sakın ekonomik kriz nedeniyle bu durumun ortaya çıktığını sanmayın. Tam tersi bu trend küresel mali krizden önce başladı ve kriz ile birlikte etkisi ölümcül boyutlara çıktı...

Şurası bir gerçek ki 50 yıl sonra hayatımızda gazeteler olmayacak.

Biz bu güne dönelim.

Maliyet artışının birincil nedeni dolar bazında kâğıt fiyatlarındaki artış. Türkiye gibi ülkelerde bu maliyete bir de yerel para biriminin değer kaybının yarattığı etki eklenir.

Ortalama kağıt maliyeti 2005 yılında 650 dolar, 2007 yılında 775 dolar ve 2008 yılında ise 810 dolar oldu. 2009 yılında ise 850 dolara doğru tırmanıyor.

2008 yılında 1 ton gazete kâğıdı bin 20 liraydı. Bugün 1 ton gazete kâğıdının fiyatı bin 400 lira. TL bazında yüzde 40 artıştan bahsediyoruz.
Gazete maliyetleri içinde büyük payı olan kâğıdı dolar ile satın alıyor, satarken TL elde ediyorsunuz. Bu da zararın büyümesine yol açıyor.”

Bu durumu Hürriyet üzerinde rakamlarla açıklarsak; Hürriyet ortalama 89 sayfa üzerinden 150 milyon adet gazete basabilmek için 78 bin 464 ton gazete kâğıdı satın almış,  gazete kâğıdına 63 milyon 241 bin dolar ödemiş. 2009 yılının ilk dokuz ayında Hürriyet bu kez aynı miktarda gazete kâğıdı için 65 milyon dolar ödeyecek. Yani; Hürriyet'in 2009 yılında bir gazete için satın aldığı kâğıdın değeri 70 kuruşa çıktı.

Gazeteler bu haldeyken kitap sektörü nasıl?, Küresel kriz kitap dünyasını da vurdu. Türkiye kitap sektörü bu günlerde ithal kağıt maliyetlerinin altında eziliyor. Piyasalardaki nakit darlığı kâğıt tedarikçilerini peşin çalışmaya itince, kriz öncesine kadar vadeli çalışabilen yayınevleri de sıkıntıya girdi. Hammaddesinin tamamına yakınını dövizle yurtdışından ithal etmek durumunda olan yayınevleri, artan maliyetlerden dolayı, planlarını revize ederken kitapların 2009 baskıları da riske girdi.

Ağustosta 1.80 TL seviyesinde olan euronun krizle 2.13 TL'ye çıkmasıyla kağıt maliyetlerinde sadece kurdan dolayı yüzde 17'ye yakın artış oldu. Bu yüzden vadeli satıştan peşin satışa geçen tedarikçiler, yayınevlerini zora soktu. Pek çok yayınevi, 2009'da yayımlamayı planladıkları yeni kitaplarda daha seçici davranmaya yönelirken artan maliyetlerin küçük yayınevlerinin kapanmasına yol açabileceği belirtiliyor. Kriz nedeniyle tüketimin ertelenmesi ve Türkiye'de zaten düşük olan kitap okuma alışkanlığı arasında sıkışan sektör, yüzde 20'ye yakın artan maliyetleri kitap fiyatlarına yansıtmamanın yollarını arıyor.

Basımın en önemli parçası hatta Marksist ekonomiye göre tanımlarsak “metası” kağıt artan maliyetlerle basını tehdit ediyor.Öyle görünüyor ki,daha çok kişi elinde kalem ve olmazsa olmaz kağıtla maliyet hesabı yapacak. Kağıt daha çok kişinin canını yakacak….

KAYNAKÇA:

DAĞLI, Nevzat;
 (1985). Gazete Yayınlama Teknikleri, Ankara

Hürriyet gazetesi, arşiv (konuyla ilgili köşe yazılarından derleme)

NADİNE, Desmoulins Toussaint;
(1991) Medya Ekonomisi, İstanbul.

ÖZKAN, Işık;
(1989), Basım ve Basın İşletmeciliği, İzmir

RÖPORTAJLAR:

ERAY AKÇA
KÜTAHYA MANŞET GAZETESİ GENEL YAYIN YÖNETMENİ VE SAHİBİ

ABDULLAH KOLTUK
TRT TÜRK İÇ HABERLER EDİTÖRÜ
,


İLEF Medya Ekonomisi dersi ödevi