2 Aralık 2018 Pazar

UÇAN SÜPÜRGEYE MEKTUP

Sevgili Uçan Süpürge,

Darbeyi anlatmamı istemişsin,12 Eylül 1980’i… Yaşananları anlatmaya sözcükler yeter mi? Sözcükler yetse de, yazılanlar satırlara, sayfalara sığar mı?
O günleri birebir yaşamadım, ama sürekli dinledim anlatılanları… Herkesin bir anısı vardı o günlere dair. Öyle bir yaşamışlardı ki unutamıyorlardı, kopamıyorlardı o günlerden. Sanki hala yaşıyorlardı o anları. Herkes bir yönünü anlattı, farklı bakış açılarından baktım olaylara. İyi – kötü, yanlış – doğru birbirine karışmıştı, ayıramadım. Bi tek şeyi farketim; insanları öyle bir etkilemiş ki, daha çok uzun yıllar etkisini sürdürecek. Dinlediklerim bile kanıtı etkisinin.Öyle derin izler bırakmış ki, karlar erise de izler silinmiyor, kolay kolay da silinmeyecek…
Hep dinledim “Darbe”, kitaplar konu almış “Darbe” ,  okulda anlatılır, ödev konusu olur “Darbe”,  muhabbette adı geçer “Darbe”, TV’de izlenilir”Darbe”, hala yaşanır, sanki hiç bitmez”darbe,darbe,darbe”...
Bir darbe ki tüm yaşananların sektesi,
Dünya’da görülmedi böylesi,
Çıkaranların kısıldı sesi,
Susturup, dinletmek gayesi!..

Darbe olmuş, sıkıyönetim ilan edilmiş, insanlar sıkılmış, okullar basılmış, öğrenciler toplanmış da ne olmuş? Süresiz göz altılar, ömür boyu hapis cezaları ne işe yaramış?  Sorgulardaki feryatları kim duymuş? O kadar acı niye çekilmiş? Düzene ne olmuş?
Kitaplar yakılmış, kitaplar gömülmüş; insanlar harcanmış, insanlar gömülmüş; anılar silinmiş, anılar gömülmüş;  ama yeşeren olmamış…
Bazen bir rüzgar eser, bin parça getirir o günlerden, geçmişi çarpar suratlara. O parçaların her biri bir yankı bırakır göklerde , ta buradan duyulur, dinlenir …

Kimler yaşamış o günleri, ben bilmem!
Dinledim öyküsünü birinci elden.

«Ortalık çok karışık, herkes gergindi. Ne olacağımızı, nerede ne ile karşılacağımızı bilmeden yaşıyorduk. Sanki okula değil, savaş alanına gidiyorduk. Dersleri basıp zorla eyleme götürüyorlardı. Karşıt görüşlü diye arkadaşlarımı gözümün önünde öldüresiye dövdüler. Kılımı kıpırdatamadım. Şok olmuştum. Hep “keşke” diye hatırlarım o günü… “Keşke bir şey yapsaydım. Öylece durmasaydım.” » diye anlatırken biri, diğeri,  «Taraf olmak zorundaydık. Aynı görüşteki insanların yanında hatta örgüt bünyesinde olmalıydık. Can güvenliğimiz yoktu. Herşey savunduğun görüşe bağlıydı. Öğretmenler bile kendilerini kaptırmış bu akıntıda sürükleniyordu.» diye devam ediyordu.
« Yüzük taktığın parmak, çanta takma şeklin, yürüyüşün hatta yürüdüğün yol ve mevki bile seni bir taraftan görmelerine ve önyargılı davranmalarına neden olurdu» deyip hemen başka bir olayı anlatmaya başlıyordu sözü alan:
«Büyükannem pazarda alışveriş yaparken genç biri yaklaşıp “Teyzecim, sivri biberi mi yoksa dolmalık biberi mi seversiniz?” diye sormuş. Büyük annem de “ Etlice olur, severim dolmalık biberi. Dolması da pek lezzetlidir.” Cevabını verince “Ya, öyle mi?” deyip sinirli halde uzaklaşmış delikanlı. Sonradan öğrendik ki dolmalık biber sağ görüşü, sivri biber sol görüşü temsil ediyormuş.»
İlk günü anlatır mısınız? sorusuna:
« Bir sabah annemin ağlama sesine uyandım. “N’oldu?” diye sordum, “Darbe oldu.” dedi. Babamı yoldan çevirip, eve geri göndermişler. Sokağa çıkma yasağı varmış. Pencereyi açtım. Cadde asker doluydu ve silahların namluları evlere yani bize dönüktü. »
« Evden dışarı çıkamıyorduk.Herkesi bir ekmek kaygısı sardı. Askerler ekmek dağıtılacağını söylediler ama çok acıkmıştık.Babam gizlice arka kapıdan mahalle fırınına gitti. Fırıncı tek başına ekmek çıkarmaya uğraşıyormuş. Babam da takmış önlüğü arkadaşına yardım etmiş. Üstü başı bembeyaz un içinde, elinde ekmekle eve döndü. Daha sonra gerçekten de evlere ekmek dağıttılar.» cevaplarını aldım.
«Önce korktuk,  Asker müdahalesi ya sert olursa diye ama çemberi gittikçe genişlettiler. İlk günler gerçekten çok kötüydü, çok bunaldık. Herkes şüpheliydi. Çok kişi göz altına alındı. Göz altındakileri önce stadyuma doldurdular, onra kapalı spor salonuna, sonra da suçlu bulduklarını cezaevine… Suçlu-suçsuz , iyi-kötü birbirine karıştı. Kurunun yanında yaş da yandı, ama şu bir gerçek ki biz rahatladık. Akşam 18:00’den sonra ne kadar acil olursa olsun dışarı çıkamazdık, çıkmaya başladık. Parklara gidemezdik, gitmeye başladık. O karışıklık kayboldu. Belki susturulduk, düşünemez olduk, ama korkuyla yaşamaktan, dışarı çıkarken evdekilerle geri dönülmez yola gidemişcesine vedalaşmaktan çok sıkılmıştım. Hiçbir şey olmasa da güvenliydi artık hayat. Bu yeterliydi» sözleri o günlerdeki kaygıyı dolu dolu anlatıyor.

Düşündüğümüz kadar konuşmayı, anlaşmayı deneseydik, ortaya sopa, silah ya da taş değil yüreğimizi koysaydık, karşımızdakini dinlemeyi deneseydik bunlar yaşanmayabilirdi diye düşünüyorum. Aydınlar “gerçek”ten aydınlatsaydı hem çevrelerini, hem de bizi… Ilımlı düşünebilseydik,karşılıklı… Bu dilek-şart kipleri uzar gider, ama umarım bir daha geri dönmez.
Birkaç detay aktardım sana, dinlediklerimi paylaştım. Aslında çok şey var. Ama tekrar etmenin de bir gereği yok. Bu kadarı da yeter o günleri anlamaya, bu yazıda, şimdi bile o anları yaşamıyor muyuz? Paylaşmadık mı yaşananları? Hala aramızdalar ve hala öğreneceğimiz çok şey var. Sen de yaz bana, bildiklerini anlat. Anlat ki o yanlışlar bir daha yapılmasın, yaşansın ve tekrar yaşanmasına gerek kalmasın…



 01 / 09 / 2010
BİR GENÇ KIZIN “AÇIK” DEFTERİ

İpek Ongun, Gülten Dayıoğlu kuşağıyız biz. Onların kitaplarını okuyarak büyüdük. Hala memleketteki kütüphanemin en nadide yerinde durur “Bir Genç Kızın Gizli Defteri”, “Bir Pırıltıdır Yaşamak”, “Mo’nun Gizemi”.. Hepsini en az 5’er kez okumuşumdur ezberlercesine…

Her birimiz birer Serra’ydık. Cüneyt’le mutlu hayaller kurardık. Aradan yıllar geçti, Cüneyt Serra’dan ayrıldı. Serra evlendi, kocası onu aldattı. Hayat artık çok acımasızdı, zaman geçiyor biz büyüyorduk ve hayat artık tozpembe değildi. Karşımıza ne Cüneytler, ne Serralar çıktı.

Şu an yapacaklarımızı o zamanlar anlatsalar bir tarafımızla gülerdik. Ancak yıllar geçtikçe insanlar değişiyor ve yaşananlar gittikçe daha anlamlı hale geliyor. Ne kadar uçuk, uzak da gelse bir gün “asla yapmam dediğini” yaptırıyor insana…

Üzgünüm Sayın Ongun ancak “yaşamak bir pırıltı değilmiş”. Yaşam kimseye pırıltı vermiyormuş. İnsan yapmam dediğini yapınca pişman olmamak için farklı açıdan bakmaya başlıyormuş hayata. Ve gittikçe değiştiğini fark ediyormuş. Bu değişim bir gün “dan” diye kafasına vurulduğunda ise eşekten düşmüşten beter oluyormuş.

Hayatı ciddiye alırım ben.  Parıltı değildir belki yaşamak ama değer her şeye… Bana verilmiş bir haktır çünkü… En güzel şekilde değerlendirmem için verilmiş hak…

İyi bir insan olup olmamam önemli değildir. Kötü olmamak yeterlidir bence. İnsanların hakkımda ne düşündükleri umurumda bile değildir. Hatta bazılarının özellikle kötü düşünmelerini isterim. Herkes iyi bilmesin ne gerek var. Ancak arkamdan kimse “işini kötü yapıyor” diyemez. İşimi iyi yaparım çünkü. Beni seven de, sevmeyen de bilir: “Ben işimi iyi yaparım.”  İşle başka duyguları karıştırmam. Daha doğrusu uğraşırım karıştırmamaya … Ancak işimiz çeneyle, konuşarak çalışıyoruz. Yalnızca haber yazarken susuyoruz. Ben de işin “çene” kısmında fazlaca rol sahibiyim.

Nasıl konuşulacağını bilirim, telefonda da iyi konuşurum, ikna ederim. Gecenin ikisinde habersiz özel yayına kaç profesör bağlamışlığım vardır. Telefonda kimse bana hayır diyemez. Şaka yapmıyorum bağlantı ayarlamada başarı oranım yüzde 95 (( Kanıtlanmış resmi veridir =)))) O yüzde 5’lik kesim de ya telefonu açmamıştır ya da önceden sözü vardır. Konuşmayı da seviyorum kardeşim ne yalan söyleyeyim. Böyle olunca insanlar da benle konuşmayı seviyor. Tanışmasak bile başlıyor bir muhabbet…

Peki ben nasıl insanlarla konuşmayı seviyorum: Göründüğü gibi olmayan, içinde bir şeyler gizleyen insanlarla… Konuştukça içinden bir parça hissediyorum. Yavaş yavaş çıkıyor gün yüzüne o içine gizlenen yaratık… Samimi oldukça da şeklini belli ediyor. Çoğunlukla gerilere itilmiş, yaşanamamış bir çocukluk çıkıyor karşıma, İşte o gizli hazineyi keşfetmeyi seviyorum. Ancak kötü bir yanım da var. Çok sabırlı değilim. Bir an önce öğreneyim istiyorum ne varsa. Çok soru soruyorum. Bu durum da karşıdakinin kendini bir şey sanmasına neden oluyor. Bir bilse olayın yalnızca bilinmeyeni çözmek olduğunu… Sonunda, hele ki karşıdaki erkekse, kendini beğenmiş, şımarık, çekilmez biri olup çıkıyor. İşte bunlar en nefret ettiğim insan prototipi.. Böyle durumlarda hiç açıklamasız uzaklaşıyorum, soğuyorum. Böyle olmasa keşke.. Şarkıda da soruyor ya “neden cimridir insan gösterirken sevgisini?” diye. Bu nedenle işte… Şımarık insanlar görmek istemiyoruz karşımızda… Ancak onlar “hemen ne oldum delisi” oluyor.

Tavırlar değişiyor.  Bu da merak uyandırıyor haliyle. Ne oluyor diye aramaya başlıyorlar. İşte bu yüzden bu yazıyı yazma gereği duydum. Kimse kendisi için yazdığımı düşünmesin ama herkes biraz üzerine alınsın diye… Sınırda olanlar varsa adımını dikkatli atsın diye…

Tehlikeyi severim derim ama bana zarar vermeye başlarsa ya da tehlike olmaktan çıkarsa durum değişir. Tehlike için değer çünkü, heyecan için değer… Bunları hissetmiyorsam hiçbir anlamı kalmaz devam etmenin. Bitir gitsin ne gerek var ki… Aslında hayat da böyledir, heyecanı kalmamışsa yaşamanın da ne anlamı var ki…  


PINAR ODABAŞI     04 / 08 / 2011 

FOR THE MEMORY OF ANNA POLITKOVSKAYA

COMMEMORATING ANNA
October the 7th is an important date for Russians. It is the birthday of Vladimir Putin who is the former president of Russia and now  prime minister. And at the same time, it is the day when  Anna Politkovskaya was murdered. Anna was a prominent journalist who criticized Kremlin with her articles. She investigated human rights violations in Chechnya. And she was killed on the same day as Putin was born. 
         Anna used harsh language to criticize Chechnya war and she had been writing an article about (Russian) cruelty in Chechnya. Anna Politkovskaya was shot dead on the seventh of October in 2006 while she was on her way home. The journalist who was working for “Novaya gazeta”, was known for her oppositional stance. Her last article was cut short when she was killed on the eve of the seventh October at 16:04. She was killed at 16.04 . Although 4 years have passed after her murder, her murderer or murderers had not been found.
Not only Russians, but also “The whole world” were watching closely the inquiry of the murder of Politkovskaya. 5 months later of the death of Anna, Vladimir Putin, President of Russia, on the phone to the president of the united States, George W. Bush promised an impartial inquiry. Reporters Without Borders, Amnesty International, United Nations and Council of Europe demanded a transparent international inquiry from Russia. They offered 2 million dollars reward to people who help to catch her murderers.
         The attempts did not work. As a result of the inquiry, 11 people were detained, 3 of them were brought before the court. But the suspects were acquitted due to lack of evidence. And the case of Anna Politkovskaya was closed in 2009. But the case is opening again. The Committee to Protect Journalists reported that unsolved cases of 19 journalist, one of them is Anna Politkovskaya, will be opened again.
The murderers of Politkovskaya are suspected to hide in Europe. Another claim is that Chechen President Kadirov provoked the murderers of Politkovskaya. The Inquiry will investigate all these allegations until February.
         On the anniversary of the death of leading human rights activist in Russia, the President of European Parliament Jerzy Buzek, issued a declaration on human rights in Russia. Buzek used the phrase  “She sacrificed her life in order to unearth facts about Chechnya.” on the declaration. 
         For the seventh of October 2010 issue of  “Novaya Gazeta” for which Anna Politkovskaya worked, Oleg Hılebnikov wrote an emotional article titled “Our Anna”. It started as: “7 November 2006 was one of the most painful days in Russia.” On the article Hılebnikov was angered since who murdered Anna is still on the run. He wrote:
“ When the hours showed 16.05, there was neither text, nor the sound of typewriter keys on her typewriter. We asked so many questions but didn’t get any answer. Such as ‘was the death of Anna a birthday gift to President Putin?’. Putin had said ‘the death of Politkovskaya gave us more harm than her articles.’ His speech was not a routine. But everyone still remembers that speech. Anna was a woman fighting against injustice. She was so brave and She was afraid of nothing. People, even journalists sometimes asked ‘Did Anna exceed the limits?’. No, Anna did not exceed the limits, she always wrote the facts. But ’ they did to her’ exceeded the limits. Maybe they understood that Anna didn’t exceed the limits with her articles!.”
         This year Russian colleagues gathered in Gribayedova Square in Moskow as every year to commemorate Anna Politkovskaya. The crowd  protested the fact that the murderers of Anna are still large and chanted slogans against Putin and ODD. More than 500 people demanded the name of the street where she was shot dead to be renamed as ‘Politkovskaya’.



2010 YILINDA YILIN EN İYİ TV HABERİ ÖDÜLÜ ALDIĞIM HABER METNİ

TELAŞELİ BAYRAM

Kurban Bayramı’na “telaşeli bayram” derler buralarda… Herkes koşturur çünkü. Pek çok yerde olduğu gibi o kesim yerinde de telaşlı kalabalık…  Bayramlaşmalar, sıra hesabı tutanlar, para sayanlar, deri kavgası yapanlar… Hepsi bir yana, birer birer kesilen kurbanlar… Akan kan…

Bir sürü kasap ellerinde keskin bıçaklar uğraşıyor; biri kesiyor, biri yüzüyor, birileri parçalıyor. Kolay değil ezgili bayram bu! Kasaplardan biri tanıdığına selam veriyor:
__ İyi bayramlar!
__ Sana da… N’aptın?
__ Napalım, kesiyoruz işte…

Gülüşmeler, kolay gelsin sesleri… Her şey doğal, herkes görevini yapıyor. Etrafıma bakıyorum. Benim hakkımda konuşuyorlar.
__ Bu, Gönül’ün kızı… Ankara’da çalışıyormuş
__ Yaa, maşallah…

Babamın yanına gidiyorum. Sıra gelmiş. Kurbanın yanındayız. Görmesin kanları diye önüne geçiyorum. Bir ara hayvanı tutan çocuk içeri geçiyor. Ben tutuyorum boynuzundan. Birden iki ayağı üzerine dikiliyor. Bizden güçlü, zor zapt ediyoruz. Başka bir çocuk geliyor:
__ Abla, ben tutayım istersen.
__ Gel, ben beceremedim zaten…

Bizimkinden önce iki erkeç٭٭  kesiliyor. Sorumlu kişinin karşısına dikiliyorum. “Araya iki kişi soktun, farkındayım” diyorum.
__ Yok abla, sıra zaten onlarındı. Siz araya girmiştiniz. Oğuz abi istemişti.
__ Nasıl biz girdik? Araya küçük harflerle sıkıştırılan başka isim. 33 numaranın karşısında babamın adı yazıyor. Böyle olmaz o işler…
__ Yok ablam…
__ Tamam, işine bak ama farkındayım, bunu da bil.
__ Tamam, şimdi sizinkini alacağız ablam…

Bizimkine sıra geliyor. Eskiden bakamazdım. Bu kez bakıyorum. Gözlerim doluyor yine. O arada annemin yanına gidiyorum.
__ Poşetleri ver bana. Sen otur, hallederim ben.
__ Alışık değilsin.
__ Alışırım, sen kalkma, ayağını düşün!

Tekbirlerle kesiyorlar kellesini kurbanın. Kelleyi alıp poşete koyuyorum. Annemin yanına götürüyorum. Derisini yüzüyorlar. Annem de kadınlarla muhabbet ediyor. Birisi “Derileri vermiyorlar” demiş. Annem de “Benim kızım öyle bir alır ki!” diye yanıt vermiş. Bunu anlatıyor. “Alırım tabi” diyorum. Deri yüzme işlemi bitiyor. Kocaman bir poşet uzatıyorum. “Derisi buraya konacak” diyorum kendimden emin bir sesle. Hiçbir şey diyemiyorlar.  Deri de annemin yanındaki yerini alıyor.

Gövdeyi parçalamaya başlıyorlar. O arada organ pazarlığı yapıyoruz.
__ Dalağı lezzetli olur bunun abla.
__ Dalak istemiyorum. Karaciğerini verin ama..
__ Böbrek, yürek??
__ Onlar da tabi.. Ama akciğerleri istemiyorum.
__ Tamam ablam biz alırız.

Kanın, derinin içinde onlarca adam, arada tek kadın ben… Arada meraklı ve sorgulayıcı bakışlarla karşılaşıyorum. Kafamı çeviriyorum.

Kasaplar öyle yorulmuş ki, burunlarından ter damlıyor. Fazla bir şey istemiyorum. Babamla bekliyoruz işin bitmesini. Bir yandan karşıda oturan anneme bakıyorum, “Her şey yoluna” bakışı atıyorum. Üşümüş, rahatlıyor beni görünce…

Babamla etleri kovaya istifliyoruz. Arkadan “maşallah” sesleri duyuyorum. Herkese iyi bayramlar dileyip uzaklaşıyoruz. Ev yakın, 2 dakika sonra evdeyiz.

Yaşadıklarımı düşünüyorum o sırada… Et yemek istemiyorum. Sonra “Bu ben miyim?” diye soruyorum kendime. Mahalle baskısı böyle bir şey mi? Ya gelenek, görenekler, her yıl tekrar edenler? Peki ya benim doğrularım?

Sobayı hızlandırıyorum. Çay hazır… Hemen anneme ve babama çay koyuyorum. Sonra karşımda dimdik duran dağa takılıyor gözüm, iç çekiyorum...



٭ Kütahya yöresinde erkek keçiye erkeç denir.




11 / 06 / 2011 TARİHİNDE YAZILDI

BİR DTCF MASALI


     Bir varmış, bir yokmuş… Kocaman bir şehrin en işlek yerinde, eşi benzeri olmayan, emektar bir fakülte varmış. Bu fakülteyi herkes bilirmiş. Eğitimiyle olduğu kadar öğrencileriyle, hatta siyasi olaylarıyla meşhurmuş. Fakülte bilinmesine bilinirmiş ama yine de içinde ne olup bittiğine akıl sır erdiremezlermiş. Bu gözler önündeki dev gizemli kaleye bir göz atmaya ne dersiniz? İşte Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi,nam-ı değer DTCF!...

  
     Sıhhiye meydanındaki Adalet Sarayı’nın karşısındaki heybetli taş bina, M. K. Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” sözüyle hemen fark edilir. Bahçe kapısında sizi 4 Özel Güvenlik Birimi (ÖGB),  bazen de bir polis kordonu karşılar. ÖGB kimliğinizi kontrol ederken, polisler de sizi tepeden tırnağa arar. Polis kordonundan salimen çıktıktan sonra giriş kapısına gelirsiniz. Orada da ÖGB’ler bekler. Öğrenci kimliğiniz yoksa giremezsiniz. Güvenlikten alnınızın akıyla geçip ana binaya girersiniz. Sağınızda Farabi fuayesi, solunuzda  öğrenci işleri vardır. Karşınızda ise uğruna okul uzatılan, DTCF’nin  olmazsa olmazı orta bahçeye çıkılan merdivenler…Orta bahçeye çıktığınızda , tam ortada Çevik kuvvet ekibi konuşlanmamışsa, karşıdaki büfe ve üst tarafındaki ÇARDAK göze çarpar. Burası DTCF‘deki iki ana düğmeden soldakidir. Bazılarının inatla “SERA” dediği, DTCF’deki ayrımın bir ucu olan ÇARDAK, 2002 yılında solcu öğrenciler tarafından yaptırılmıştır. Çardağın yanında kütüphane binası bulunur. Onun tam karşısında da ek bina… Ülkücülerin mekanı KANTİN ek binanın arka tarafındadır. Kantine orta bahçeye çıkmadan sağdan gidilir.

Şekil 1: ÇARDAK(3MAYIS2007 olayından sonra)
   


     İki tarafa da mensup olmayanlar ise orta bahçede takılır. Orta bahçe bir kesişme mekanıdır. Orada yapılan sohbetlere doyum olmaz, hemen kaynaşılır. Orada oturmak uğruna dersler asılır, hatta orta bahçe müdavimi olduysanız dersiniz olmadığı halde sabahın köründe kalkıp orta bahçeye gelirsiniz. Meşhur çatışmalar da orta bahçede olur. Gaz bombaları orta bahçede patlar, biber gazları orta bahçeye atılır.  Şuncacık yerde o kadar siyaset nasıl yapılıyor derseniz. Siyasetine göre değişir.

    
    
     Kimine göre siyaset hayatın kendisidir, kendini ifade etme şeklidir. Kimine göre aldatmaca, pelerine bürünmedir. Kimi, “yönetim şeklidir” der, kimi “ortam yapmak için gerekli”…  Kimi siyasetin “s” sini duyunca kaçar, kimi “ben anlamam” der, gider. İşte böyle karmaşık bir öğrenci toplumu var DTCF’de. Burada yaklaşık 250 kişi öne çıkar.  Bunlardan 200 kişi kadarı çardakta, 50’si ise kantinde bulunur.



     Kantinde ülkücüler, sağ görüşlü olanlar, yemek yemeğe giden ve siyasetle ilgisi olmayanlar takılır. Tarihi 1944’lere dayanan DTCF ülkücüleri yıllardan beri kantindeler. 2002 yılına kadar solcularla ortak olan kantinde afiş yüzünden olay çıkınca bu ayrım oluşmuş ve solcular kendi paralarıyla çardağı yapmışlar.

Şekil 2: olaydan sonra orta bahçeden bir görüntü

     Ülkücülere göre siyaset yönetim biçimi, ideoloji ve yaşam biçimi…  Kendilerini Müslüman-milliyetçi olarak tanımlıyorlar, ama ırkçı değiller. Bunu 1980’lerdeki ülkü ocakları başkanının Kürt olduğunu söyleyerek örnekliyorlar. Hüseyin Nihal Atsız’ı bu yüzden tasvip ettikleri söylenemez. Çatışmaları sürü psikolojisi olarak tanımlıyorlar. Onlara göre DTCF’de sağ-sol kavgası yok, PKK’ya karşı mücadele var.”Başka kimse ses çıkarmıyor, PKK’nın- bebek katillerinin- elini kolunu sallaya sallaya ortalarda dolaşmasına katlanamıyoruz“ diyorlar. Ülke çıkarını gözeten solcularla bir problemleri olmadığını belirtiyor ve üzerine ekliyorlar: “ Biz sağcı değiliz, ülkücüyüz, sağcı yazmasınlar çok bozuluyoruz.”

     Kantinde ve arka bahçede sakin ve bambaşka bir ortamları var. Onlar da sohbet ediyor, gülüyor, “Parlement  ve LM” içiyorlar. Ama orta bahçeye rahatça çıkıp derslerine girmiyorlar, belki de giremiyorlar. İdeolojik ayrımların, alınan kararların netliği “bazılarını” onlardan ayırmış. Hala kalplerinde ülkücülük ateşi yanıyor o “bazılarının” ama mücadelede yoklar.
    
     Karşı tarafa gelince…  Çardak, bir sürü sol görüşlü örgüte mensup öğrencilerin mekanı… Okulun küçük olması, yer sıkıntısı nedeniyle çelişen görüşlerini arka plana atıp, ortak çıkar doğrultusunda omuz omuza mücadele veriyorlar.

     Türkiye Komünist Partisi öne çıkan gruplardan biri…  Diğerlerinden ayrıldıkları noktayı sorduğumda ilk olarak bağımsız bir Kürt devletini savunmadıklarını söylüyorlar. Kurulacak kapitalist bir Kürdistan, Kürtlere haklarını tam olarak tanıyamazmış. Aklını kapitalizmden özgürleştirmek politikasıyla öğrencinin emekçi halkına karşı sorumluluğunu yerine getiriyorlar. Gittikçe daha da genişleyen bir çürümüşlükten bahsediyorlar. Siyasete, gündeme, olaylara ilgisiz, bencil ve çıkarcı bir gençlik oluştuğunu belirtiyorlar. Siyaset deyince kaçanları düşünüyorum.


Şekil 3: Gaz bombası ve biber gazı altındaki orta bahçe

     Öğrenci kolektifleri 2005’te kurulmuş, yeni sayılabilecek bir oluşum. Tüm ülkede örgütlenmişler. Özetle öğrenci haklarını gözetmek, isteklerini dile getirmek için kurulmuşlar.

     Çardakta bir de anarşistler var. Otoriteye, devlete, hiyerarşiye hatta siyasete karşı onlar. Buna rağmen çardakta olup, eylemlere, etkinliklere katılmalarını da seçeneksizlik olarak açıklıyorlar. “Faşist teröre, emperyalizme, baskıcı güçlere karşı birlik olunmalı” diye ekliyorlar.

     “Size neden terörist diyorlar” diye sorduğumda, yönetime karşı durduğumuz, isteklerimizi yüksek sesle dile getirdiğimiz için yanıtını veriyorlar.

     Konu PKK’ya geldiğinde ise PKK’nın siyasi bir örgüt olduğunu ama mücadele olarak tasvip etmediklerini belirtiyorlar. Faşizme karşı omuz omuza olduklarının altını çiziyorlar. Okulda sağ-sol kavgası yok onlara göre, faşist terör var ve bununla mücadele edilmeli.


Şekil 5: biber gazından kaçmaya çalışan öğrenciler


     Tarafsızlar a gelince… Onlar kışın oturacak tarafsız bir yerin olmamasından yakınıyorlar.”DTCF’de siyaset yok, fikir çatışması yok, sadece taşlı-satırlı kavga var. Bölünmüşlük var, çıkarcılık var, dış güçlerin öğrencileri kullanması var, gündem meşgul etme var.  Çatışma çıkıyor, ortada biz kalıyoruz. Biber gazını biz yiyoruz. Sonra da polis bizi değil ülkücüleri koruyor. Bir kişiyi 10 polis sınava getiriyor” diye sitem ediyorlar. Polisin taraf tuttuğunu söylüyorlar. Birçoğu polise tepkili ve sırf bu yüzden solu destekliyor. Geri kalanlar ise siyasetten korkuyor.

Şekil 4: çevik kuvvet orta bahçeye girerken
 

Demokratlar, liberaller, sağcılar siyasetin okul dışında olması gerektiğini savunuyorlar. Zaten buradakinin de siyaset olmadığını vurguluyorlar.

Atatürkçü Düşünce Topluluğu (ADT) ise “Siyaset her yerdedir. Öğrenciler de okumalı, düşünmeli, yerinde ve gereğince siyasete katılmalıdır.” diyor. Türk gençlerini Kemalizm’in ışığıyla aydınlatmak ve ilkeleri yaşatmak için çalıştıklarını belirtiyorlar. Sol olmalarına rağmen çardakta olmamalarını ise; Kemalist düşünce ile açıklıyorlar.

AK Partililer ise siyasete daha ayrı bir gözle bakıyor. “Kitle siyaseti, çoğulculuk ve halkın yönetim faaliyetinin yeri okul olmamalıdır. Olduğunda işte böyle çatışmalar çıkar, bölünmüşlük tüm hayatı etkiler. Siyasetin okulda yapılmaması, öğrencilerin siyasetten uzak olmaları anlamına gelmemelidir. Öğrenci siyaseti okumalı, öğrenmeli ve yeri geldiğinde siyasete katılmalıdır.” diyorlar.

     Bu ilginç fakültedeki gezimizi bitirirken hala gördüklerimizin, duyduklarımızın etkisindeyiz. Ne olursa olsun siyaset bitmez DTCF’de. Daha doğrusu siyaset adı altında yapılanlar… Sadece önyargıdan uzaklaşmak ve karşıdakinin görüşüne saygı duymak gerekli olan. “Bir kişinin özgürlüğünün başladığı yerde diğerinin özgürlüğü kısıtlanıyorsa o özgürlük olmaz.” İşte bu cümle göz ardı edilmemeli ve her şeye rağmen dolu dolu DTCF yaşanmalı. O günler bir daha geri gelmeyecek, edilen sözler, kırılan kalplerin dönüşü yok… İyi düşünülmeli… Daha da çok düşünülmeli…


     “Mekanımız DTCF ama siyaset bunun hem her yerinde, hem de hiçbir yerinde…” Çatışmaların olmadığı, düşünen ve düşüncesini daha akılcı yollardan dile getiren bir DTCF temennisiyle…




 İLef Araştırmacı gazetecilik dersi final ödevi 2008

“YAPAMAZSAM BIRAKIRIM, AMA DENEMEZSEM ÖLÜRÜM”

“YAPAMAZSAM BIRAKIRIM, AMA DENEMEZSEM ÖLÜRÜM”

Umut çaresizliğin kardeşi midir bilmem ama çaresizliği katlanılır kılan şey umut. Çaresizlik elimizi kolumuzu öyle bağlıyor ki, olumlu hiçbir şey düşünemiyoruz. İşte böyle bir anımda bana, benim hikâyemi anlattılar. O kadar şeyin üstesinden geldikten sonra bu kadar çabuk pes edemezdim. Bu nedenle henüz tamamlanmamış olsa da size hikâyemin bir kısmını anlatmaya karar verdim. Belki birilerine umut ışığı olur diye…

Kütahya Lisesi sıralarında futbol oynamaktan başka bir isteğim yoktu. Bu çok kaçık bir hayaldi. Bunu anlamam birkaç yılımı aldı. Sonra ise daha uçuk bir hayal esir aldı beni: “Boğaziçi Üniversitesi’ne gidebilmek” Uçuk bir hayaldi çünkü deneme sınavlarında aldığım puanlar öyle söylemiyordu. Yine de hayal ettim, çok istedim. Ama olmadı. Hatta üniversite sınavında aldığım puan tahminimden daha da kötüydü. Bir yıl daha bu strese katlanmak istemedim. Sıkılmıştım. Hayat bana tercihler sundu, ben seçimimi yaptım. Rusça ile ilgili bir bölümde karar kıldım. Bu kez ben tercihleri yaptım, hayat bir seçim yaptı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandım. İlk yıl alışma telaşı, “Ben neredeyim” bunalımları derken sona erdi. Kabul etmek gerek çok sancılı bir süreçti. Sonra alıştım, çevrem genişledi ve büyüklerim bana yaz tatilinde Antalya’ya çalışmaya gitmemi önerdi. Hem Rusçamı geliştirmek hem de deneyim kazanmak için gerekliydi. Gittim. Turizmin bana göre olmadığını ve sadece Rus dili okumamın da yeterli olmadığını anladım. Sonra o güne kadar hiç düşünmediğim bir şey yaptım. Çift ana dal programına başvurdum. Düşünmemiştim, çünkü kendi derslerime zor yetişirken ikinci bir bölümün derslerini de başarmak zorunda kalacaktım. Kimse başaracağımı düşünmedi, beni vazgeçirmeye çalıştılar, “yapamazsın” dediler. Ama ben risk aldım. “Yapamazsam bırakırım” dedim “ama denemezsem ölürüm”. Korkunun ecele faydası yoktu. Çocukluk hayalimdi gazeteci olmak. Ben de gazetecilik bölümüne başvurdum. Rusçamın bu konuda avantaj sağlayacağını düşündüm. Kabul edildim ve zor günler başladı. Bir süre bocaladım ama sonra topladım kendimi. Dersleri kaçırmamaya uğraşıyordum. Bir süre sonra bünyem bu yoğun tempoya da alıştı. Hatta bir de yarı zamanlı çalışmaya başladım… Çünkü babam işçi emeklisiydi ve hayat tozpembe değildi. İş, okul hayatımın yanında arkadaşlarıma bile vakit ayırmaya başladım. Bazen uyumuyordum ama mutluydum…

Bir gün arkadaşlarım “TRT”ye staj başvurusu yapacaklarını söylediler. Hiç umudum yoktu ama ben de gittim onlarla…  Onlar Rusça masasına başvuru yaptılar. Ben haber dairesinde yapmak istedim stajı. Onların işini hallettik sonra haber dairesine geçtik. Artık yavaş yavaş akşam oluyordu. Başvuruların yapıldığı odanın kapısını açtığımda önce sinirden kıpkırmızı olmuş bir adam gördüm. İki kişi onu zapt etmeye çalışıyordu. Birkaç saniye sonra da atılan cep telefonu tam önümde parçalara ayrıldı. Beni görünce biraz toparlandılar ama ben donmuş kalmıştım. En sakini “Buyurun” dedi. Staj başvurusu yapmak için geldiğimi söyledim. Formu verdi. Doldururken o sinirli olan yanıma geldi. “Olanlar için kusura bakma” dedi. Neden haber dairesinde staj yapmak istediğimi sordu. Ben de Rus dili ve gazetecilik bölümlerinde öğrenci olduğumu, haber üzerine eğitim aldığımı ve daha fazla şey öğrenmek istediğimi söyledim. Sınavların ne zaman bitiyor diye sordu. Çarşamba günü yanıtını verdim. “Perşembe gel, dış haberlerde başla” dedi. Bu kadar çabuk bittiğine inanamadım. Hala içimden bir ses “o sinirli ana denk gelmeseydim bu iş olur muydu?” diye sorar… Sonra doğru adamlarla karşılaştım. Bana söyleneni en iyi şekilde yaptım. Güvendiler, sevdiler ve bana inandılar. Sonuç olarak 3 yılı aşkın bir zamandır TRT’deyim. TRT Türk’ün kuruluşuna şahit oldum, onunla birlikte ben de büyüdüm. Şu anki durumumu hayal bile edemezdim.

Şimdi mutluyum ama henüz hikâyem bitmedi. Daha gidilecek çok yolum var. Ve hikâyemin mutlu sonla bitmesi için umut etmekten ve mücadeleden vazgeçmemem gerek. Hayat ve ben sürekli seçimler yapıyoruz, aynı üniversite sınavındaki çoktan seçmeli soruları yanıtlar gibi… Üniversite sınavı son değil başlangıçtır. İstediğimiz gibi bir hayat yaşamaksa fırsatları nasıl değerlendirdiğimize bağlı… Ama şunu unutmamak gerek; kokarsak risk alamayız ve risk almadan başarıya ulaşılmaz!



06 / 15 / 2012 tarihinde Kütahya'nın yerel gazetesi Manşet için yazıldı.

GÜNDEM KÜTAHYA!

GÜNDEM KÜTAHYA!

Ankara’dan baktım sana Kütahya. Önce deprem gördüm, sonra da trafik kazası… Üzüntü gölgelemişti güneşini. Neden bize karanlık yüzün dönük?

Neden mi böyle yazdım?

“Kütahya'da sürücünün direksiyon kontrolünü yitirdiği bir seyahat firmasına ait otobüs yol kenarındaki ağaçlık alana daldı. Can pazarının yaşandığı kazada 1'i çocuk 7 kişi yaşamını yitirdi, 38 kişi de yaralandı.” haberi yıldırım gibi düştü haber merkezlerine. Sonra da “Kütahya ile ilgili ya deprem ya da kaza haberi veriyoruz.” değerlendirmeleri yapıldı. Bana da şöyle bir yorum geldi: “Pınar, sizin orda ne çok kaza oluyor yahu!”. Ne diyeceğimi bilemedim. Acı bir gülümseme tutundu kaldı dudaklarıma, gitmedi. Gerçekten, ne çok kaza haberi almıştım ve ne çok deprem haberi yapmıştık.

BİR SİMAV GERÇEĞİ

Simav sallanmaya devam ediyor. Fethiye depremiyle de Simavlıların yürekleri bir kez daha ağızlarına geliyor. Simav Kaymakamı Yüksel Ünal’ın ifadesiyle deprem kendini hatırlatıyor, 'Ben buradayım, gitmedim' diyor. Biryandan afet eğitimi alan Simavlılar, diğer yandan konut sorununu düşünmeye devam ediyor.

MADALYONUN DİĞER YÜZÜ

Sonra daha dikkatli baktım sana Kütahya… Gördüm ki, Seyitömer Höyüğü’ndeki kazılar devam ediyor, höyüğün altında da bir hazine yatıyor.

Bölgedeki kazı çalışmalarının başlama nedeni ilginç. Çalışmaları, höyüğün altın altındaki 12 milyon ton kömürün ekonomiye kazandırılması amacıyla 1989 yılında Eskişehir Müze Müdürlüğü başlatmış. Şimdi Dumlupınar Üniversitesi şevkle höyükteki kazı çalışmalarına devam ediyor. Öyle ki, kazılardan elde edilen bin 99 eser, Kütahya Arkeoloji Müzesi'ne teslim edilmiş. Protokolle mühürlenmiş plan ise şu; kazı çalışmalarının tamamlanması ve höyüğün kaldırılması… Sonra ise değeri yaklaşık 500 milyon lira olarak tahmin edilen linyit kömürünün çıkarılmaya başlanması…

Yer altı zenginlikleri demişken bor madeni ile ilgili de bir gelişme var. Kütahya’da ''bor katkılı çimento'' üretim tesisi kurulması için ilk adım atılmış. Emet'te kurulması planlanan tesisle ilgili raporu, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kabul etmiş. Bu noktada borun neden stratejik maden ilan edildiğini hatırlamak gerekiyor. Dünyadaki bor rezervinin yaklaşık yüzde 70'iTürkiye'de, Türkiye'deki rezervin yüzde 70'e yakını da Emet'te bulunuyor. Bor çok değerli bir maden…  Pek çok alanda kullanılıyor. Borcam yapımı, Sabun ve deterjan sanayii, Metalürji, Tarım sektörü, Tarım sektörü borun kullanıldığı alanlardan birkaçı… Bu yüzden Kütahya’daki bor rezervinin yeterince değerlendirilemediği konuşulur hep… Bu sitemler yerini buldu galiba…

Bu gelişmeler de madalyonun diğer yüzü… Dikkatli baktım ve herkesin istediğini gördüm sende Kütahya… Bu yüzden aslında diyeceğim Napolyon’unki ile aynı: para para para… Yenilik gerek, para kazanmak gerek… Tanıtım da gerek…

FESTİVAL ÇILGINLIĞI MI?

Ankara Alışveriş Festivali ile ilgili o kadar çok soru soruldu ki, birkaç satır yazmadan edemeyeceğim. Görkemli tanıtımlar yapıldı, “Ankara’nın her yeri cıvıl cıvıl olacak” dendi. Herkes büyük indirim ve sınırsız alışveriş hayalleri kurdu. Kabul etmek gerek, beklentimizi karşılamadı. Durum, Rio havasından uzak olsa da, değişiklik iyidir. Peki, neler yapıldı? Bulvarlar, caddeler süslendi. Pek çok yer özel dekore edilmiş süslerle ışıklandırıldı. Şehrin hareketli noktalarına etkinliklerin sahnelendiği platformlar kuruldu. Ankara’nın sosyal hayatı biraz daha renklendi. Alışveriş merkezleri 23.00’e kadar açık. Vitrinden hayran hayran izlediğiniz ama uçuk fiyatı yüzünden aklınızdan bile geçiremediniz bir ürün varsa onu almak için iyi bir zaman olabilir belki ama düşünüp taşınmak da lazım…

Bir de hayatımıza dinozorlar girdi. Şehrin en işlek noktası Güvenpark’a gerçeğini aratmayan, hareket edip ses çıkarabilen bir sürü dinozor yerleştirdiler. Günlük koşuşturmamız sırasında başımızı çevirip milyonlarca yıl öncesine gidip aynı hızla dönüyoruz. Dinozorlar ürkütücü görünmeye çalışsa da ben onların sevimli olduğunu düşünüyorum…

Ankara’dan sevgiler…


2014 yılında Kütahya'da yerel gazetede yayımlandı.