22 Temmuz 2020 Çarşamba

“Kadına şiddet evlatlarımızı doğru yetiştirirsek bitecek”



Bebeğimin cinsiyetinin erkek olduğunu öğrenince önce bir durdum düşündüm. Sonra da “sorumluluk” dedim kendi kendime “büyük sorumluluk!”. Bazıları erkek çocuk yetiştirmenin nesi var abartıyorsun diye düşünebilir ama daha dün yine gencecik bir kız doğru yetiştirilememiş bir erkek tarafından canice katledildi. İşte bunların olmaması için, oğlumun iyi bir insan, sorumluluk sahibi bir birey olabilmesi için benim onu iyi bir şekilde yetiştirmem gerekiyor.  Bu da beraberinde büyük bir sorumluluk getiriyor.

Eskiden kız çocuklarını iyi yetiştirmek gerek derlerdi. Okusun, kendi ayakları üzerinde dursun, kimseye muhtaç olmasın… Tüm bunları yaparken erkek çocuklarımızı biraz ihmal mi ettik acaba diye düşünüyorum. Kızlarımız güçlenirken erkeklerimiz onları izlemekle mi yetindi, sonra denge bozuldu. Bu kez de erkek kendini başka yollardan ispat etmeye başladı.

Hem yaşımın verdiği olgunluk, hem de mesleğimin kazandırdıkları nedeniyle insanları iyi tanıdığımı düşünüyorum. İyi örnekleri de kötü örnekleri de yakından tanıma fırsatım oldu. Herkesin iyi yönleri de var kötü yönleri de, önemli olan iyi tarafı baskın hale getirmek…

Ben tek çocuğum. Tek başına bir kız çocuğu olarak yetiştirildim ama ben öyle kırılgan -şımarık sürekli bir şeyler isteyen bir çocuk olmadım.  Her şeyi kendim yapabilirim. Asla tek başıma kalmaktan korkmam, bir şey yapmak için başkasının yardımını beklemem. Yeri geldiğinde çatıya çıkıp kiremit değiştirip, oluk tamiri de  yapabilirim, boya badana da. Kömür de taşıyabilirim, odun da kırabilirim. Hatta Kurban Bayramında kesimhaneye gidip kurban kesimini takip etmişliğim, etleri parçalatıp organ pazarlığı yapmışlığım da vardır. Her türlü pazarlığı iyi yaparım aslında. Ankara gibi bir şehirde 5  sene yalnız yaşamış olmanın kazanımları da oldu elbette.

Yani kısaca ben bir erkek olmadan yaşayabilirim. Neden evlendin diye sorarsanız, aşık oldum ve sevdiğim adamla aynı evde yaşamak istedim. Açıklaması bu kadar basit. Evlenirken de anneme bunun garantisini verdim “Olmazsa boşanırım, en fazla üzülürüm ama  ben kendi ayakları üzerinde durabilirim bana bir şey olmaz. İşim var, mesleğim var, çevrem var”. Bir kadın için bunu söyleyebilmek o kadar önemli ki… Hep çok şanslıyım diye düşündüm annem ve babam beni böyle özgüvenli olarak yetiştirdiği için...

Şimdi sıra bende. Ben de oğlumu iyi yetiştirmeliyim. Özgüvenli olmasının yanında anlayışlı olmalı, kendini karşısındakinin yerine koyabilmeli, merhametli olmalı. Bunların yanında yardımsever de olmalı… Sorumluluk sahibi ve çalışkan olması da önemli tabi. Yeri geldiğinde mutfağa da girebilmeli, yeri geldiğinde de kendi çamaşırlarını yıkayıp ütüleyebilmeli. Yani benim oğlum da zamanı geldiğinde tek başına bir kadına muhtaç olmadan yaşayabilmeli. “Erkek adam şunu yapmaz, bunu yapmaz” tarzında konuşuyorlar ya çok kızıyorum. Erkek de kadın da her şeyi yapabilmeli…

İşte bu yüzden yine aileye iş düşüyor hem anneler, hem de babalar dikkatli olmalı. Çünkü çocuk yetiştirmek kolay bir iş değil ve gelecek bizim ellerimizde.

Ne çok konuşuyoruz değil mi bugünlerde? Kadına şiddet nasıl bitecek diye… İşte, kadına şiddet evlatlarımızı doğru yetiştirirsek, onlara iyi eğitim verirsek bitecek. Yani şiddet ve istismar bizlerle bitecek, biz bitireceğiz.

7 Haziran 2020 Pazar

Ne çok protesto dalgaları takip ettik…


Polisin uyguladığı şiddet nedeniyle binlerce kişinin sokaklara döküldüğüne ne çok şahit olduk son yıllarda… Hiç durup düşündünüz mü bunu? Bu şiddet bazen ırkçılık içeriyordu, bazen de yalnızca genç bir göstericiyi hedef alıyordu ancak tepki boyutu hep büyüktü. Hem de kimsenin tahmin edemeyeceği kadar büyük…  “Nefes Alamıyorum” protestolarını takip ederken film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor yıllar… Farklı yıllarda farklı ülkelerdeki protestolar…. O protestoların ne kadar büyüdüğü, başka ülkelere sıçradığı… Haftalarca sürdüğü…
“Kardeşimsin Aleksis” protestoları
Mesleğin ilk yıllarındayken Yunanistan “Kardeşimsin Aleksis” protestolarıyla sarsılmıştı. Belki de yakından takip ettiğim ilk büyük çaplı olaydı.  Her şey 6 Aralık 2008'de Atina'da polis Epaminondas Korkoneas'ın 15 yaşındaki Alexandros Grigoropoulos'u öldürmesiyle başladı. Atina’nın Exarchia mahallesinde polis tarafından öldürülen Alexis’in ölümü sonrası ülkede ‘Aralık isyanı’ adı verilen eylemler patlak verdi.Haftalar süren eylemler sırasında Atina ve Selanik’teki üniversitelerde işgal eylemleri gerçekleşti.  Başta Atina olmak üzere tüm ülkede hükümet karşıtları polise karşı ayaklandı ve polisle çatışmaya başladı. Gösterilerde çok ciddi çatışmalar yaşandı. Alexis'in öldürülmesinin ardından tüm dünyada Yunanistan'a destek gösterileri yapıldı. Herkes “Kardeşimsin Aleksis” dedi.
Sonrasında hukuk süreci işletildi ve 11 Ekim 2010 tarihinde, mahkeme iki polis Epaminondas Korkoneas ve suç ortağı Vasilis Saraliotis’i suçlu buldu. Saraliotis on yıl hapse mahkum edildi, Korkoneas ömür boyu hapsine ve ek olarak 15 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ancak 2019 yılı Temmuz ayında Alexis'i öldüren polis Epaminondas Korkoneas serbest kaldı. 8 Temmuz'da iktidardan düşen radikal sol SYRIZA'nın çıkardığı yasa, mahpusların 20 yıl veya daha fazla hapis cezasının üçte birini geçirdikten sonra serbest bırakılmalarına olanak tanıdı.
İngiltere’de Duggan’ın öldürülmesi
Yunanistan’dan üç yıl sonra 2011’de bu kez protestoların adresi İngiltere’ydi. 2011 yılı Ağustos ayında 29 yaşındaki siyahi genç Mark Duggan’ın polis tarafından vurularak öldürülmesi büyük tepkilere neden oldu. Duggan’ın Londra’nın kuzeyindeki Tottenham semtinde çete üyesi olduğu gerekçesiyle polis tarafından vurularak öldürülmesi sonrası ülke genelinde haftalar süren protesto gösterileri yapıldı.Son 30 yılın en büyük sokak olaylarına sahne olan Londra ve çevresinde polis sayısı 6 binden 16 bine çıkarıldı. İngiltere Başbakanı David Cameron, Londra'da başlayan ve diğer büyük kentlere de sıçrayan isyan olaylarını sert bir dille kınadı. Yağmalama, hırsızlık, polise hatta yangınları söndürmeye çalışan itfaiyeye karşı şiddet olaylarının yaşandığını kaydeden Cameron, sorumluların reşit olmaları halinde cezalarını çekeceklerini belirtti ve "Biz yasalara uyan insanların yanındayız" dedi.Yaz tatilini yarıda keserek görev başına dönen Cameron, olaylar nedeniyle parlamentoyu da tatilden geri çağırdı.
Protestolar Birleşik Krallık’ın tamamına yayıldı. Çıkan olaylarda beş kişi hayatını kaybederken 2 bine yakın kişi gözaltına alındı. Duggan’ı “kendilerine ateş açacağına inandıkları için” vurup öldürerek ülke çapında isyana neden olan polisler ise üç yıl sonra mahkeme tarafından suçsuz bulundu.
Fransa’da çevrecilerin eylemi büyüdü
2014 yılında Fransa da gösterilere sahne oldu. Remi Fraisse isimli 21 yaşındaki genç çevreci, ekolojik dengeyi bozacağını savunduğu Sivens Barajı projesinin iptali için Fransa’nın Tarn bölgesindeki olaylı gösteriler sırasında hayatını kaybetti. Gösteriler Fransa’nın pek çok yerine yayıldı. Göstericiler, polis şiddetini protesto etti. Gösteriler oldukça şiddetliydi.
Tüm dünyada “Nefes Alamıyorum”
Şimdi ise ABD’de başlayıp tüm dünyayı içine alan “Nefes alamıyorum” protestolarını takip ediyoruz. “Siyahların yaşamı değerlidir “ sloganıyla tüm dünya ırkçılığı protesto ediyor. Ancak özellikle Avrupa’daki eylemler  farklı bir anlam ifade ediyor. Çünkü son yıllarda yükselen bir sağ akım vardı, özellikle ırkçılık çağrışımlı açıklamalar yapan siyasi partiler yükselişteydi. Azınlıklara yönelik eylemler ve saldırılara da sık sık rastlanıyordu. Görünen o ki artık bardak taşmış…
Peki ne olmuştu?
ABD'nin Minnesota eyaletinin en büyük kentlerinden Minneapolis'te siyah Amerikalı George Floyd, polis tarafından gözaltına altına alınırken boğazına basılması sonucu hayatını kaybetti. Floyd’un ölümü ile bir protesto dalgası başladı, bu dalga önce tüm ABD’ye sonra da dünyaya yayıldı.
25 Mayıs Pazartesi günü sahte parayla alışveriş yapmak istediği gerekçesiyle gözaltına alınmak istenen 46 yaşındaki George Floyd'u yere yatırıp boğazına diziyle bastıran polis memuru Derek Chauvin önce üç polisle birlikte görevden alındı, sonra da  tutuklanıp Chauvin, "üçüncü derece cinayet" ve "taksirle adam öldürme" ile suçlandı. Üstelik gösterilerde ABD’de polislere karşı ciddi bir tepki var hatta o kadar ki reform yapılması, teşkilatın kaldırılması bile isteniyor.
 Pınar ODABAŞI DEMİRCİ

2 Haziran 2020 Salı

Korona döneminde hamile olmak…

Umarım hamile değilsinizdir. Çünkü bu dönem bebek beklemek için en kötü dönemlerden biri.

Bu dönemde hamile olmak nasıl bir şey biliyor musunuz? Hep “hamile olmanın tadını çıkar” diyorlar ama o nasıl bir şey ben bilmiyorum. Hiç öyle tadı çıkarılacak bir şey değil ki, hep endişe hep korku…

Evdesiniz sürekli ve dışarı çıkamıyorsunuz.  O sağlığınız için yapmanız gereken yürüyüşleri filan yapamıyorsunuz.

Üstelik basın sektöründe çalışıyor ve tüm kötü haberleri en önce siz öğreniyorsunuz ve her kovid 19 yüzünden yaşamını yitiren anne haberi ile daha da endişeleniyorsunuz.

Anne babanızı bile korkudan ziyaret edemiyorsunuz, eşinizle bile evde ayrı odalarda yaşamaya başlıyorsunuz, sürekli “ya o virüs kaptıysa ya bana da bulaşırsa endişesi” ile yaşamaya mahkumsunuz…

Tüm alışverişleri internet üzerinden yapıyorsunuz, kendinize gönül rahatlığı ile bir gecelik bile bakamıyorsunuz. Hayatı telefon veya bilgisayar üzerinden yaşıyorsunuz.

Bebeğiniz büyüyüp de hareket etmeye başlayınca biraz rahatlama oluyor. En azından artık yalnız değilim diyorsunuz. Evde yalnız başıma çalışırken artık yalnız hissetmiyorum kendimi. O kıpır kıpır durmayan minik canavar güç veriyor, sabır veriyor artık. Hatta sanki her şeyi o kontrol ediyor.

Vakit var ya, bol bol düşünüyorsunuz; hem en kötüsünü, hem geleceği… Senaryolar üretiyorsunuz. Hazırlık yapmaya çalışıyorsunuz ne olur ne olmaz diye…  En önemlisi de artık değiştiğinizi farkediyorsunuz. Bir bakıyorsunuz, belki anne olmaktan, belki bu dönemi bu şekilde yaşamaktan artık başka biri olup çıkmışsınız. O eski halinize uzaktan bakıyorsunuz sadece…


2 Aralık 2018 Pazar

TEK DERT AB Mİ?

Avrupa Birliği’ne girmek ya da girmemek … Bütün mesele bu mu? Aslında değil…

Amaç çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmak değil miydi en başında? Yetkiler bu amaca ulaşmak için Avrupa Birliği’ne girmek yolunda ilerlediğimizi belirtiyor. Adaylık süreci, Türkiye’nin hedeflediklerinden ötesi değil. Bu değişimleri zaten yapmamız gerekiyor. Avrupa Birliği, bu yolda araç haline dönüşüyor.

Avrupa Birliği yolunda ilerleyen bir Türkiye’den 14 genç Türk gazeteci olarak kurumları yerinde tanımak amacıyla Lüksemburg’a yollandık. Schengen anlaşmasının imzalandığı yeri, bu anlaşmanın anlamını ve o huzurlu kasabaları görmek çok keyifliydi. Avrupa Yatırım Bankası, Adalet Divanı ve Eurostat da… Bir dış haberci olarak fazlasıyla bilgilendim ve bundan sonrası için gerçekleştirilmesi olasılık dışı olmayan planlar yaptım.

Her şey çok güzel, açık ve resmi. Ancak gayri resmi düşüncelere gelirsek…

Avrupa Birliği demek huzurlu ve rahat devletlerin bir arada bu huzuru devam ettirmek için oluşturdukları bir topluluk.. Bu huzurlu toplulukta bizim ne işimiz var diye düşünüyorum.

Orda dolaşırken kendi aramızda haber yaparken ne kadar zorlanıyorlardır diye düşündük. Bu kadar huzurlu bir yerde gazetecilik yapılmaz ki… Haberlik bir olay olmaz, olsa da fazla büyümez. Bu insancıklar ne yazar, ne okur? Öyle ya üçüncü sayfa haberleri olmadan bir gazete nasıl okunur?

Türkiye’ye döner dönmez trafik dikkatimi çekti ve yayalar… Birbirine bağıran insanlar hayat koşuşturmacasında kaybolmuş. Korna sesi, sren sesi, insan sesleri, bir uğultu…. O “huzurlu” topluluğa biz girince ne olacak dersiniz? İçimize birden huzur mu dolacak? Ya da onlar bize uyacaklar, gürültü orada da bir krallık kuracak. 

Ya insanlar, insancıklar?.. Otobüs şoförünün sırf durak haricinde inmek istedi diye azarladığı bir adamın sinirli söylentileri, iç burkan çıplak ayakları, zayıf yüzü, bitkin düşmüş gözleri; porche, BMW gibi en pahalı markaları kullanan karnı tok, sırtı pek Lüksemburgluyla aynı çatıda yer alabilir mi? Benim ülkem, insanım en iyisine layık ama biraz da “BİZİ” düşünmek lazım. Ezilmemek ve ezdirmemek lazım. Nedense oradan döndüğümde bunları düşündüm. “Ezilmemek lazım!”
Üyelik sürecini tamamlamışken, referandum sonrasında Avrupa Birliği’ne girmeyi reddeden bir Türkiye görmek hoş olmaz mı?

“Siz aldınız, ama biz girmedik!” Hatta daha arabesk bir bakış açısıyla “Sen mi büyüksün, biz mi büyüğüz AB?” “Biz niye AB’ye giriyoruz, AB bize girsin…”



10 / 09 / 2010                      PINAR ODABAŞI


GECE YOLCULUKLARI

GECE YOLCULUKLARI

Gece yolculuklarında Antalya gelir hep aklıma. Hem oraya gece gidip, geldiğimden, hem de Antalya’daki gece oturmalarımızdan sanırım…

Bir de döndükten sonra Ankara’ya yaptığım yolculuklardan. Onlar da geceydi… Bol bol düşünmüştüm o yolculuklarda. Seferiyken uyuma gibi bir âdetim olmadığı için hayatı değerlendirmeyi seçtim hep. Kararlarımı gözden geçirdim.

O yollarda hep Antalya’yı düşünürdüm. Benim için bir sınavdı sanki orası. Gündüzleri nemim, sıcağın içinde çalışıp, geceleri yaşadığım kısa bir hayat parçası.

Yıldızların tutulacakmış kadar yakın göründüğü o gecelerde, sıcağı tatlı bir meltem yalayıp silerdi. Türlü muhabbetlerle güneşin doğuşu beklenirdi. Muhabbet, şarkı türkü diye düşünürken orda keserdim düşünceleri, gerisi anımsamak istemediklerimdi.

İşte yine bir gece yolculuğu… Otobüsün en arkasında farklı bir yolculuk tadıyorum. Yine hatırımda Akdeniz geceleri. Ama uzatmıyorum. Yola çeviriyorum bakışlarımı. Karanlıkta burnundan ateş fışkıran ejderha gibi görünüyor tren. Yanımızdan geçen araçların gölgeleriyse sanki birer yok edici. Hayal gücümün sınırı yok ya, bastım gaza gidiyorum.

Bugünü düşünüyorum, geride bıraktığım hayatımı. Pişmanlık ya da hüzne dair bir şey yok içimde. Yalnızca merak, nasıl böyle olabildi?

Öyle olması gerekiyormuş derken Paulo Coelho’nun Simyacı isimli kitabını düşünüyorum.. “Hayat ayrıntıda gizlidir. Her şey aslında tek bir şeydir.”



 08 / 21 / 2010            PINAR ODABAŞI

CERN KONFERANSI

27.07.2010

CERN KONFERANSI


Avrupalı araştırmacılar 2 yıl önce evrenin sırrını çözmek için bir deney üzerinde çalışmaya başladı. Bu deneyin amacı Dünyanın ve diğer gezegenleri oluşturan büyük patlamayı yani BİG BANG’i oluşturmaktı.
Bunun için Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi “Cern” de Büyük Hadron çarpıştırıcısı, Chikago’daki Farmilab’da ise Tevatron hızlandırıcısı geliştirildi. Ancak artık bilim insanları, evrenin sırlarını çözmek için mevcut olandan çok daha büyük bir çarpıştırıcı yapmak istiyor.Büyük Hadron Çarpıştırıcısından daha büyük bir düzenek hazırlamak için dünyadaki diğer araştırmacıların da yardımı gerekiyor.

İşte Paris’te düzenlenen konferansta bu proje tanıtıldı. İsviçre’deki Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi “Cern” deki bilim insanları amaçlarını Paris’te düzenlenen konferansta aktardı. Konferansın amaçları arasında bu plan için yeterli para toplamak da vardı.

Bilim insanlarının hedefledikleri nokta, atomları daha büyük bir yapı içinde düz olarak hızlandırmak. CERN’deki büyük Hadron çarpıştırıcısı ya da rakibi “Fermilab”daki Tevatron hızlandırıcısında atomlar halka şeklinde bir yörüngede çarpıştırılıyordu.


Bu yeni yapı ile protonları çarpıştırmak yerine pozitif ve negatif elektronlar hızlandırılarak, protonlara eşdeğer hale gelecek. Yeni yapı, büyük hadron çarpıştırıcısının yerini alacak.

Deneyin yeni aşaması için edilecek 50 kilometrelik yapıya Uluslararası Doğrusal çarpıştırıcı adı verilecek. Düzeneğin  2025 yılına kadar tamamlanması bekleniyor.

Bu yeni ve büyük çarpıştırıcı dünyada her hangi bir yere kurulabilir. Elbette ki bu seçim sırasında iyi ödenek ayrılması ve bu yeni düzeneğe ev sahipliği yapmak istenip istenmemesi de önem taşıyor.


Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi uzmanları konferansta Çin, Hindistan, Rusya’nın deneyin bir sonraki aşaması için 10 milyon avro katkı yapacağını açıkladı. Konferansta CERN’deki bilim insanları hipotetik parça da denilen “Tanrı parçacığı” araştırmaları üzerinde de durdu.  Çarpışma sonucu ortaya çıkması beklenen “Tanrı parçacığı” henüz oluşturulamadı. “Higgs bozonu” diye de adlandırılan “Tanrı parçacığı” içinden geçtiği kütlesiz parçacıkları maddeye çeviriyor.

2008 Eylül’ünde 10 milyar dolar bütçelik ilk deney ayarlanamayan ısı seviyesi nedeniyle başarısız oldu. CERN’in geçe Ekim ayına kadar ise 40 milyon avroluk bütçesi vardı.

Dünyanın en soğuk bölgelerinden birinde İsviçre-Fransa sınırında oluşturulan 27 kilometrelik alanda 2 proton huzmesi çarpıştırıldı. Çarpışma sonunda 7 Trilyon elektron volt üretildi.   Bu, o güne kadar elde edilmemiş bir enerji üretimiydi. Ancak hedeflenene ulaşılamadı yani büyük patlama gerçekleştirilemedi.



PINAR ODABAŞI



İSTANBUL İZLENİMİ

İZLENİM -1

Otobüs İstanbul sınırlarından girdi. Çörek otlu diyet bisküvi ve sevmediğim marka poşet çay eşliğinde kahvaltı yaptım koltuğumda. Normalde sevmediğim tatlar neden güzel geldi dersiniz, İstanbul yüzünden mi?

*****

Yıllar öncesini hatırlıyorum. Tam 5 yıl önceydi… “İstanbul’un buralarını bile seviyorum demişti” Emel Hoca… Haklı mı ne? Ben de mi kapıldım o büyüye?

*****
OGS gişeleri önündeki boş şeritlerde güvercinler dolaşıyor. Ankara’dakiler de sırnaşıktır ama bunlar bildiğin aç gözlü. Küçücük bir kırıntı bulmak uğruna, araç gelmesinden bile korkmuyorlar yolda. Kuşlar mesaj veriyor sanki…”Hırslı olmak gerek. İstediklerimizin peşinden sonuna dek koşmak gerek. Ona ulaşıncaya kadar pes etmemek, sonra da onu kimseye kaptırmamak gerek.” diyorlar.

*****

İstanbul caddeleri, İstanbul binaları… Anadolu yakası…

Yine 5 yıl öncesi aklıma geliyor. Kadıköy’ü anımsıyor, heyecanlanıyorum. Şükrü Saraçoğlu stadını ilk gördüğüm an, nasıl da duygulanıp, ağlamıştım.

*****

Köprü altlarından geçiyoruz.  Ne kadar da çok…

Ataşehir…..

Merhaba İstanbul! Karmaşık caddelerinle, betonarme yığınları arasında boy göstermeye çalışan yeşilciklerinle, sen de bir şehirsin işte!

**

Bir köşeden baktım sana İstanbul. Önce, kenara atılmış bir köpek leşi gördüm. 10 metre ilerisinde de ekmek yığınları arasında ziyafet çeken güvercinleri.

Hayat kavgası sensin İstanbul, hayatın kendisi sensin!

Dar ve karanlık yolların, büyük ve modern binaların var.

***

Yarım saattir aynı yolda dönüyor otobüs. Yeter sıkıldım. Haydi, boğaz görelim artık!

Çamlıca’yı gördüm karşıda. Unutmamışım. Murat Ağabey hala orda oturuyor mu?

Asya kıtasının tadını çıkaralım. Az sonra Avrupa’dayız.

Kiralar daha ucuzmuş Anadolu yakasında. Binaları gördükçe Avrupa özentiliğinden mi acaba diye düşünüyorum.

****

Avrupa yakasında ipler kopuyor. İnsan hiçbir şey düşünemez, hayal edemez hale geliyor. Hayalin kendisi İstanbul. Ne gerek var ki başka şeyler düşünmeye? O tarihi binaları gördükçe ya Bizans ya da Osmanlı canlanıyor gözünde. Bilincini denetleyemiyorsun. Her şey birbirine karışıyor. Hayalle gerçeğin birleşimindesin.

****

Beşiktaş’da kahvaltı yapıyorum. İskeleye karşı, çift kaşarlı tost yiyip, bir fincan çay içiyorum. Sürekli iskeleden akan insan seline bakıyorum. İşlerine gitmek için bir kıtadan diğerine yolculuk yapan insanlar görüyorum, çeşit çeşit.

En önemlisi boğaz… Boğaz, martılar, vapurlar… Bu manzaraya sırtını dönen İstanbullular.

Ben dönmüyorum, dönemiyorum. Telefonuma gelen mesajla irkiliyorum. Kalkıyorum masadan. Kıyı boyunca yürüyorum.

 
07 / 17 / 2010   PINAR ODABAŞI