2 Aralık 2018 Pazar

Mutlu bayramlar!

Mutlu bayramlar!

“Bayram bayram” dedik, o da sonunda geldi… Herkes erkenden kalktı. Erkekler bayram namazına gitti. Namazdan dönüşte hızlıca bir şeyler yenildi ve kurban telaşı başladı. O ilk kavurma sofraya konana kadar kimse rahat edemez, bir koşuşturmadır alır başını gider… Ne de olsa “Telaşeli Bayram”… Bir başkadır herkese…

Sabah ezanında kurbanlıklar “me”lemeye başlar, bende de çarpıntı… Çocukluğumdan beri hiç dayanamam kurbanlıklara… Kesilirken ağlarım, kötü olurum. O hüzünlü ruh hali sabah ezanında seslerini duymamla başlar zaten. Başka bir sestir o çünkü. Sanki biliyorlar da son dualarını ediyorlar gibi… Görevlerinin farkındalar da, hazırlanıyorlar gibi… Bu madalyonun bir yüzü…
Sabahın erken saatlerinden itibaren mahalle aralarında dolaşmaya başlayan bıçak bileyiciler, anonslu Türk Hava Kurumu araçları, oradan oraya koşturan elinde kap-kacak taşıyan insanlar, erkenden iki dirhem bir çekirdek akraba ziyaretine çıkanlar, tek tük de kaçan bir kurbanlık peşinde koşturanlar… Klasik Kurban Bayramı manzaraları… Bu da madalyonun diğer yüzü…
Derler ki “Bu bayram, ezgili bayram. Yorulursun ama değer. Yorgunluğu bile bir başkadır.” Öyledir, bu bayramın çok ismi vardır, çok da işi vardır.

Annem hep “Allah gördüğümüzden, bildiğimizden ayırmasın” diye dua eder. O kadar doğru bir dua ki… Hele de şu zamanda… Yanı başımızda Suriye’de üç yılı aşkın bir süredir devam eden şiddet yüzünden yüz binlerce insan evinden, düzeninde uzakta bayram geçiriyor… Mısır’da gerginlik sürüyor… Somali ve Myanmar zaten malum… Çeçenistan, Dağıstan, Afganistan, Sudan… Hepsini saymakla bitmez zaten… Her gün onlarca şiddet haberi yayınlamaktan merhametsizin biri oldum çıktım ama bu bayram düşünüyorum bunları. Belki Kütahya’ya sadece günübirlik gidip dönmek zorunda olduğum ve ailemden ayrı bayram geçirmek durumunda kaldığım için, belki de yaşlandıkça geleneklerin, adetlerin önemini anladığım için bilmiyorum. Bayramı alıştığımız gibi geçirmek gibisi yok. Bayramı bayram yapmak önemli olan…

Bu arada kavurmaları, tatlıları fazla kaçırıp da şekeri, kolesterolü hatta tansiyonu fırlatmayın… Malum hassas bir dönemdeyiz, kendimize dikkat etmek lazım…


O zaman mutlu bir bayram olsun, “Bayramınız mübarek olsun!”

2014 yılında yazıldı

ZAFER HAVAALANI’NDA NELER OLUYOR?

ZAFER HAVAALANI’NDA NELER OLUYOR?

Zafer Havaalanı kapatılmıyor. Sadece Pegasus Havayolları 6 Eylül’den itibaren 5 seferini kaldırıyor. Neden olarak da yolcu azlığı gösteriliyor… Ancak Zafer Havaalanı yetkilileri yolcunun az olması gerekçesini kabul etmiyor.  Durumu şöyle açıklıyorlar:  Pegasus Havayolları 189 yolcu kapasiteli uçaklar kullanıyor. Seferler için ortalama yolcu sayısı 100 ile 110 arasında değişiyor. Uçakların yüzde 70 oranında dolu olması bekleniyor. Ancak mevcut şartlar altında uçaklar yüzde 50 doluluk oranına ancak ulaşıyor. Bu da yeterli gelmiyor.  Bu nedenle Pegasus Havayolları seferleri iptal ediyor. Ancak Türk Hava Yolları’nın İstanbul Atatürk Havalimanı’na haftada 4 seferi var. Türk Hava Yolları 132 yolcu kapasiteli uçaklar kullanıyor ve dolayısıyla yüzde 70 doluluk oranına ulaşabiliyor. Zafer havaalanı yetkilileri, çözümün küçük uçak kullanmak olduğunu ve diğer havayollarının da küçük uçak kullanmalarını gündeme getireceklerini belirtiyor. Zafer Havaalanı’nda haftada 12 tarifeli uçuş gerçekleşiyor. Her hafta İstanbul’a 9 sefer düzenleniyor.  Bunlardan 5’i Sabiha Gökçen Havalimanı’na – ki 6 Eylül’den sonra bu seferler  iptal edilecek- , 4 sefer ise Türk Havayolları ile İstanbul Atatürk Havalimanı’na… Dış hatlara ise altı sefer var… İkisi Pegasus Havayolları tarafından Brüksel’e- 13 Eylül’den sora bu uçuşların da iptal edileceği belirtiliyor- , dördü ise Germanya Havayolları tarafından Düsseldorf’a …  İptal edilen seferler var ancak talep edilen seferler de var… Erzurum ve Van gibi doğu illerine sefer koyulması konusu Bakanlık ile yapılacak ilk toplantıda masaya yatırılacak.

YİNE “TANITIM” MESELESİ


Zafer Havaalanı büyük hayallerle kuruldu.  “Beşinci büyük havalimanı olacak” dendi, olmadı.  “Kargo terminali olacak” dendi, olmadı… “Bölgenin turizm gelirini katlayacak” dendi, henüz öyle bir şey de yok…  Dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyoruz. Bölgedeki termal turizmin tanıtıma ihtiyacı var. Özellikle Kütahya’nın tanıtıma ihtiyacı var. Yetkililer de aynı noktanın altını çiziyor. Bölgedeki termal turizm potansiyeli değerlendirilemiyor. Çünkü insanlar bilmiyor. Türkiye’de, özellikle de Avrupa’da bu bölgedeki kaplıcalar tanıtılmalı… Avrupa’da tur düzenleyenlerin ya da sigorta şirketlerini kapsamına girmeli… Hatta kaplıcalar ve faydaları ile ilgili gerekli tanıtım yapılabilirse doktorlar reçeteye bile yazabilir…  Bu sağlanmalı… Yani lamı cimi yok, tanıtım yapılmalı…

02 / 23 / 2014 

SOĞUK – SICAK VE CUMHURİYET BAYRAMI

SOĞUK – SICAK VE CUMHURİYET BAYRAMI

Kütahya’dan ayrıldığımda başta en çok yadırgadığım, sonra ise en çok alıştığım soru  “Nerelisin?” oldu… Üniversitede herkese bu soru yöneltilir… Herkes farklı yerden gelmiştir çünkü. Üstelik size soruyu soran yanıtınız üzerine yorum da yapar bildiği ya da bilmediği kadarıyla… İşte ben de “Kütahyalıyım” yanıtı sonrasında yüzlerce yorum dinledim memleketimle ilgili… Bunlardan bir tanesi “Anadolu’nun buzdolabı” ifadesi… Kim söylemişti hatırlamıyorum ama çok soğuk olduğuna vurgu yapan birkaç cümle etmiş sonra da “Kütahya için Anadolu’nun buzdolabı derler” demişti.  İlk kez duydum ama mantıklı geldi sanırım, aklımda kaldı.  Çinisinden sonra Kütahya ile ilgili en çok bilinen şey sanırım soğuğu…

Zamandır, yavaş yavaş Kütahya soğukları kendini göstermeye başlar…  Hiçbir şeye benzemez Kütahya soğuğu…  Saçımı jöleleyip dışarı çıktığımda okula gidene kadar donduğunu bilirim… Zordur Kütahya soğuğu, yorar insanı… Ankara’yı soğuk bulanlara anlatamıyorum derdimi. İlla görmeleri, hissetmeleri, yaşamaları gerekiyor. En kısa zamanda bir tur düzenlemeyi planlıyorum yoksa olmayacak. Bir donsunlar Kütahya’da da anlasınlar neresi daha soğukmuş. Ankara’nın havası en basit tabirle değişkendir. Soğuk zamanlar da olur ama çok sürmez. Hatta gün içinde bile birden hava açar, güneş çıkar, ısıtır. Kabanla çıktığınızla kalır, pişersiniz.  Soğuk dediğin Kütahya’nınki gibi olur, asıl kış Kütahya’dadır.

Ekim sonu, Kasım başı… Ceket –kaban zamanları…  Soba başında kestane keyfini özlüyor insan… Yakın geçmişi iç çekerek anan bir avuç zaman gezgini, Kurban Bayramı sonrası hatıra topluyor olabilir sokaklarında…  Ya da toplamak istiyor da gidemiyor olabilir. Soğuk  soğuk eserken rüzgar yine de dolaşılır Sevgi Yolu’nda, imkan olsa… Ne olacak ki, başka yer mi var? Sınav öncesi Kütahya Lisesi… Kapıda ters laleleri… Belki bir de orası… Amaç anı toplamak ne de olsa… Oldu olacak bir de Hisar manzarası…  Anması, hayali güzel de soğuğu düşününce insan çekiniyor gitmeye yalan yok…

JEOTERMAL ÖNEM

Kalkınma Bakanlığı tarafından açıklanan yeni plana göre Türkiye'de 2018'e kadar 8 bin 340 megavat doğrudan jeotermal kullanımı ile yaklaşık 1 milyon konutun jeotermalle ısıtılması hedefleniyor. Malum Kütahya kaplıca cenneti… Jeotermal enerjiden yana yüzü gülüyor memleketimin. Artık bu avantaj da kullanılmaya başlayacak açıklamalara göre… Plan çerçevesinde Kütahya Belediyesi de iki ayrı proje ile 150 bin konutu kül buharı ve termal su ile ısıtmayı planlıyormuş. Haber biraz eskidi ama önemli… Dikkat çekmek gerek…  Kütahya Belediye Başkanı Mustafa İça  “25 litre bölü saniye gücünde 55 derece termal suyumuz var. Termik Santralinin küllerinden alınan buhar ve kendi imkânlarımız ile bulduğumuz 55 derece sıcak termal suyumuz elimizi daha da güçlendirdi.” diye açıklamış.  Aslında çok şanslıyız, şimdi o şansı değerlendirme zamanı…

Bu arada dedik ya “Kütahya’nın soğuğu meşhur” diye keşke kaplıcaları da meşhur olsa diye düşünüyorum şimdi. Hep söylüyoruz ama bu haberler üzerine de tam yeri geldi…  Sadece soğuk yok Kütahya’da, kaplıcalar var… Ama kimse bilmiyor.

 “CUMHURİYET HÜRRİYET DEMEK”


Gelelim asıl meseleye…  Bugün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı… Cumhuriyetin 90’ıncı kuruluş yıldönümünü kutluyoruz. Okulda öğrendiğim ilk şarkılardan biri, başlıkta da kullandım, “Cumhuriyet hürriyet demek, Cumhuriyet özgürce yürümek…”… Her 29 Ekim’de hatırlarım, hiç unutmadan ezberden söylerim.  Her yıl ne demek istediğini biraz daha anlayarak… Daha nice 90 yıllara birlik, beraberlik, düzen, dirlik, istikrar, düzen ve barış içinde ulaşmak dileğiyle Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.

Yazıldığı tarih :  02 / 23 / 2014

Doğru-Yanlış Ayrımında Üzüntü Faktörü


Doğru-Yanlış Ayrımında Üzüntü Faktörü

Doğru ve yanlış nedir? Size göre yanlış olan başkasına göre doğru olabilir mi? Peki sizin inatla yanlış olduğunu savunduğunuz bir durumu düzeltmek pek çok kişinin canını yakacaksa, hatta hayatına mal olacaksa yine de o yanlışı düzeltmeye çalışır mıydınız? İnatla “bu böyle kardeşim, öyle olmaz” der miydiniz?”… Diyenler var, yapanlar var, yüzlerce kişinin canını yakmaktan çekinmeyenler, her şeyden soğutanlar var…

İnsanoğlu çok garip ve ilginç bir şekilde birbirine bağlı veya bağımlı… Nasıl söylersek söyleyelim anladınız siz onu…  Mesela benim çok kimsem yoktur, öyle  geniş bir ailem, sıklıkla görüştüğüm teyzelerim halalarım yok benim. Ama annem ve babam var. Nişanlım var. Nişanlımın anne-babası… Yakın arkadaşlarım…  Şu listeye baksanız benim başım gelen kötü bir olay yüzünden benim dışımda etkilenip üzülen, merak eden, geceleri uykusu kaçan en az 6 kişi var… Yani benimle 7… Bu sayı başkalarında daha fazla…

Üzülmek tek başına yapılan bir eylem de değildir. “Eylem” tabirini kullanmamı yadırgayanlar bağışlasın uzmanlık alanım değil malum… Ama üzülmenin pek çok yan etkisi vardır. Ağlamak en geneli olmakla birlikte, uykusuzluk, aşırı yeme isteği, baş ağrısı, karın ağrısı hatta mide ağrısı… Süresi uzadığı takdirde midede yanmalar, kusmalar, gözlerin yanma ve ağrıması idrar zorluğu… Daha şu an aklıma gelmeyen pek çok rahatsızlık… Ben doktor değilim, ama hepsini kolayca yazabiliyorum çünkü yaşadım. Çünkü gerçekten oluyor. İnanın “Üzülme, kafana takma ve her şey düzelir” sözcük öbekleri hiçbir anlam ifade etmiyor.

Neden yazdım? Aslında bir an önce ödevimi bitirip göndermem gerekiyor ama konsantre olamıyorum.  Elimde değil… Biraz önce saydığım belirtiler yine kapımda…

Diyeceğim o ki, yanlış diye bir karar alırsınız ve o yanlışı düzeltmeye çalışırsınız. Haklı olabilirsiniz, hakkınız da olabilir ama o işin sonucunda onlarca kişi işsiz kalıp, mutsuz olacaksa gerçekten o yanlışı düzeltmeye değer mi?  



Yazıldığı Tarih :  01 / 21 / 2016

Hayali Makale

SUDAN ÇÖZÜM

Bir ülke hiç kullanılmamış, zengin ve verimli bir kaynak bulduğu zaman hızla ve tehlikeli bir biçimde gelişir. Milenyum çağının sonlarında Dünya, nükleer enerjiyle meşgulken, bu tartışmalardan çok uzakta yaşayan insanlar farklı bir enerjiyi kullanmaya başladı. “Su” enerjisi…

Okyanusa kıyısı olan büyük ülkelerden hiç biri “su enerjisi”yle uğraşmayı akıl edemedi. İskoçya sessiz sedasız, köşesine çekilmişken bu enerji türünü kullanmaya başladı. Ülkeler gündemin gerginliğiyle uğraşırken İskoçyalılar, teknolojilerini ilerletti, az para ile çok iş yapmaya çalıştı. Serin iklimi ve dalgalarıyla kıyılarına hayat veren okyanusun değerini anlayan bu küçük ülke, gittikçe daha fazla bu gizli enerjiden yararlanmaya başladı.

Kısa ırmaklarında elektrik üreten İskoçya, bu yeni enerji türüyle birlikte gittikçe güçlendi. Enerji ülkenin gücüne güç kattıkça başkent Edinburgh’dan farklı sesler yükselmeye başladı. İskoçya parlamentosundan çıkan karar İskoçyalılara yeni bir dünyanın kapılarını aralıyordu.

O sırada kapitalizmin kalesi denilen Birleşik Devletlerin ekonomisi art arada gelen krizlere dayanamadığı için çöktü. Birleşik Devletlerin ekonomisindeki kötü gidişatı stratejik ilişkilerle bağlı olduğu ülkeleri de beraberinde sürükledi. Dünyanın en hızlı gelişen ekonomilerinden biri olan Asya Birliği’nin salgın hastalık nedeniyle hızla azalan nüfusu, ekonomisini kendine yetemez duruma getirdi. İbrani devleti ve Farsiler nükleer bir çıkmazın içindeydi. İbrani Devleti ve Farsiler tüm gelirlerini nükleer enerji için seferber etti. Birbirlerine düzenledikleri sabotajlar yüzünden, iki ülkenin nükleer tesisleri de durma noktasına geldi. Bölge halkı panik içindeydi.

İçine kapanık yaşayan Slavya iç savaş yüzünden zor günler geçiriyordu. Dünyayı umursamayan Slavlar daha rahat yaşamanın yollarını ararken,  Güneş Birliği ülkelerinin etkisinde kaldı. Henüz on yıldır deniz kıyısında yaşayan ülke, büyük paraları denize harcadı.
Slavlar komşularından mürettebatıyla birlikte gemi satın aldı,   tüm donanmayı yabancılardan oluşturdu. Büyük oteller, turizm köyleri inşa edildi ama hiçbiri talep görmedi. Kısaca Slavya deneyimsizliğinin kurbanı oldu. Muhalif Slavlar bu karışık durum nedeniyle hükümete karşı ayaklandı. Hükümet yanlıları da muhalifleri protesto etmek için sokaklara döküldü. Grevler, boykotlar birbirini izledi. Aynı dönemde Türkler ekonomik açıdan rahatlamış olsa da azınlık sorunlarıyla mücadele ediyordu. Dünya kendi dertleriyle meşguldü.

Bu arada İskoçya, eski gücünü hiçbir zaman kazanamamış ama o günlerin gururuyla otoritesini sürdüren kapı komşusu İngiliz krallığına diş göstermeye başladı. İskoçya kısa bir süre sonra bağımsızlığını geri aldı. İngilizler şaşkınlık içinde İskoçya’yı izlerken, onlar hemen ihracata daha da önemlisi ham madde ithalatına başladı. İskoçya kendi ürettiği su ve elektrik enerjisini değerlendirerek ekonomisini geliştirdi. İngilizler önce İskoçların hızlı gelişimini önemsemedi. Ancak İskoçya hızla güçlenmeye devam ettikçe, İngilizler önlem almaya karar verdi. Hatta bir süre sonra önlem almaktan ötesini yapmak gerektiğini fark ettiler. İskoçya akınlar düzenlemeye ve kıyıdaki toprakları bir bir ele geçirmeye başladı. Su enerjisi ile çalışan gemilerden oluşan İskoç donanması çok güçlendi.

Gücünü rüzgârdan ve sudan alan etkili silahlar karşısında duramayan bölgeler topraklarını kaybetti. İngiliz krallığı kendi başına İskoçya ile savaşamayacağının farkındaydı. Önce uzatmalı dostu Birleşik Devletler ile anlaştı Krallık, sonra da onun da etkisiyle İbrani Devletiyle. Toprakları tehlikede olan Güneş Birliği ülkeleri de bu ittifaka destek verecekti. Dünya yeni bir döneme giriyordu.

İskoçya, karşısında oluşan bu ittifaka rağmen yoluna devam etmek istemedi ama aldığı toprakları da geri vermedi. Köşesine geri dönen İskoçya, kendini geliştirmeye devam etti. İskoçlar liberalizmin ve makro ekonominin babası Adam Smith’in izinde yürüdüler. Sahip oldukları değerleri başka ülkelere de yaymaya çalıştılar. Gençlik gayda sesi duymadan eğlenemez hale geldi. İskoç şarkıları müzik listelerinde ilk sıradaydı. İnsanlar İskoç modasını takip etmeye başladı. İngilizce yıllardır dünya dili olduğu için iletişim kurmakta sıkıntı çekmediler.

Sanki dünya bu günü bekliyordu. Yıllardır dağınık duran Puzzle’ın son parçaları yerine konuyordu.
İskoçya coğrafyası dünyanın nabzını tutmaya uygun bir yerde değildi. Çünkü İskoçya küçük bir ada ülkesiydi. Uzmanların da tesviyesiyle Türkiye ile iyi ilişkiler kurma kararı alan İskoçya ilk adım olarak Türkiye Başbakanı’nı ülkeye davet etti. Türkiye ile ortak ticaret anlaşmaları imzalayan İskoçya, dünyanın merkezi sayılan topraklarda bir dost kazandığı için memnundu. Ancak Türkiye’nin azınlık sorunları vardı ve bu sorunlar çözülmeden Türkiye güvenli ortak sayılamazdı. Bu işbirliğini tehlikeli bulan ülkeler azınlıklara sataşmaya başladı.
 İskoçya çözümü ekonomik rahatlıkta buldu. Türkiye’ye bol sermaye sağlayan İskoçya, azınlıklara özel yatırım yapılmasını sağladı. İstihdamı artıran İskoçya, Türkiye’ye pek çok fabrika ve iş yeri açtı. 3 ay kadar kısa bir sürede ekonomik açıdan rahatlayan azınlık grupları kendilerini kışkırtan ülkelere mecbur olmadığını anladı. İskoçya Türkiye’ye özel güvenlik ekipleri de göndererek asayişi eline geçirdi. Yavaş yavaş çatışmalar ve suikastlar azaldı. Yıllardır çözülemeyen sorunların ekonomi ve farklı güvenlik ekipleriyle son bulacağı kimin aklına gelirdi? İskoçya-Türkiye ittifakından kaynaklanan korku da bu sorunun çözümünde önemli rol oynadı. Peki Türkiye’nin köklenmiş sorununun çözümü için yeni güçlenmiş bir devletin gelip “para dolu” değneğini değdirmesi mi gerekiyordu? İnsan zekası mucizesini gösterdi ve beklenmeyen bir başarıya ulaştı.


Yazıldığı tarih :  11 / 25 / 2010

KARMA KARIŞIKLIK

KARMA KARIŞIKLIK İÇİMDEKİ

Birkaç kaçak düşünce dolaşıyor beynimde…
Unuturum sandım zamana bırakınca…
Cem söylüyor, içime işliyor sesi…

Geçmişi de özlüyorum, geleceği de..
Korkuyorum ama bir o kadar da cesurum,
Her şey olup bitsin istiyorum…

Kendimi dinliyorum
Zayıf halkamı kırıp atıyorum,
En baştan, taa baştan izliyorum olanları…

Karar veriyorum acımasızca…
Başka yolu yok çünkü,
Bir yerden acıyacak…

Hep söylediğimi tekrarlıyorum..
Öldürmeyen acı güçlendirir!
Acı çekmeliyim…

Beklentiler karşılamazsa gerçekleri,
Hayaller suya düşerse, en derine…
Eğilip almak mı gerek inadına?

“Gitme” sözcüğü artık bir şey ifade etmiyor…
Israrla “Çekilin Gidin” diyorum.
Aslında ne yaptığımı da bilmiyorum..

Sadece yalnız kalmak istiyorum,
Kendimi dinlemeliyim,
Kırıp dökmeliyim hislerimi.

Yepyeni bir hayat bekliyorum,
Ancak geçmişimden, sevdiklerimden kopmadan.
Daha çok yolumuz var…..

Aldatmak çok yabancı değil,
Son demleri sabrımın.
Sadece kırgınlık hissettiğim.

Çok mu şey istiyorum..
Çocuk kalmak, büyümemek,
Birazcık da ilgi…

Özlem artık soğuk bir tebessüm.
Beklemediğim bir köz, içimde yok olmuş…

Hiçbir şey kalmadı geriye, hiçlikten başka…

Yazıldığı tarih : 01 / 08 / 2010

KAST-İ DÜZEN




Kast sistemi aslında iyi bir düzendir En azından sınıf değiştirme gibi bir olanak olmadığı için boş hayaller kurmazsın. Oysa Biz de öyle mi ? Çalışan kazanır atasözünün üzerine “Dayın yoksa…” ile başlayıp uygunsuz yerlere devam eden cümleler ile karşılaşıyoruz


Dünya mı garip, düzen mi yoksa biz mi anlamadım ama ortada bir karışıklık var. “Çok okuyan mı, Çok gezen mi bilir” münazaralarını geride bıraktıktan sonra insan daha anlaşılır ve mantıklı bir düzen bekliyor. Mesela çok çalışan kazanmalı, işleri en iyi yapan ödüllendirmeli gibi… Ama işin aslı böyle değil.


Babası zengin olan, genel müdürün tanıdığı olan kelli felli dayısı olan kısacası torpilin her türlüsü işliyor bu çarkta da bir çalışana gelen giden yok. Ya da gelen yok da giden var. Çark dedik ya malum Kapitalizm… Kapitalizm kaldı mı diye soranların hatırı kalmasın, artık büyüdü değil mi emperyalizm oldu. Tamam emperyalizm diyelim. Zaten biz ne dersek diyelim o bildiğini okuyor. Çark bu krize karşın dönüyor. Hem de öyle bir dönüyor ki dişler arasında ezilen ezilene. Ya da hayatta kalmaya çalışan garipler dönmeye devam ediyor o dişlerin arasında. Ne yapsınlar başka çareleri mi var?


Üç şey demiş Napolyon: para para para… İnsanlar öldürür onun uğruna! Hayatını kazanmak diye dilimize yerleşmiş bir deyim var. Para kazanmak anlamına geliyor. Düşünün para ne kadar değerli hayat demek! Yani paran yoksa yaşayamazsın.


Peki Nasıl yaşarsın? Para kazanarak, parası olanların yanında çalışarak, onların istediğini yaparak… Seçenek bol; dilencilik var, tabii bir de hırsızlık… Bunlar hayatta kalma yöntemleri. Kusura bakmayın ama bu düzende insanın aklına normal yöntemler gelmiyor. Düzen dedik ya, düzen mi yoksa düzensizlik mi belli değil. Dünyanın en düzensiz gelir dağılımına sahip ülkesinde yaşıyoruz. En az kazananla en çok kazanan arasında dağlar var hatta daha da ötesi. Yani şöyle de bir bakış açısı yok değil; kazanan kazanıyor, bir tutturunca gerisi geliyor. Geliyor ama tutturabilmek mesele. Bazıları o kadar boş vermiş ki hayatı kaybedeceğini Öyle inanmış ki ne deseniz kar etmiyor ananı keyfini çıkarmaya bakıyor sonu belli değil Ölüm maaşı ne zaman geleceği belli değil sonuçta hiçbirimizin bir saat sonrası için garantisi yok ama onlar daha da umutsuz sebebi ise belli yine düzensizlik Daha doğrusu bu çarpık düzen kapitalizmin büyüye emperyalizm tümü tabloya karşın Türkiye ekonomisi gelişiyor dünya dolar milyarderi sayısı artıyor dünya Türkiye ekonomisinden övgüyle söz veriyor ama nedense vatandaşı uğramıyor bu düzen ekonomi Çalışan kazanır dedik ya bu cümle insanların tüm hayatına mal oluyor insanlar kazanmak için çalışıyor çalışmak için de para harcıyor Yani yine Kapitalizm devreye giriyor üniversiteye gidiyor para veriyor kursa gidiyor para veriyor sonra iş başvurusunda gidiyor uzakta taksi parası veriyor dolmuş parası veriyor tahliller sağlam raporu şu bu derken astarı yüzünden pahalıya geliyor ben ısrarcıyım kast sistemi iyidir.

yazıldığı tarih :  03 / 02 / 2011