Kendimi işe yaramaz hissediyorum, evet… Sanki bugüne kadar
hiç bir şey başaramamış gibi… Hep kötü şeyler düşünüyorum. Çünkü neden sorusuna
birden fazla yanıt bulabiliyorum. Üstelik bu yanıtlar hem olumlu hem de olumsuz…
En kötü yanı da yazamıyorum. Bunları bile yazıya dökmek o kadar zor ki… Oysa
ben hep yazardım, en kötü anlarımda bile yazarak kendimi toplardım. Yine aynı
şeyi yapmalıyım.
Biraz geçmişe döneyim o zaman. Çünkü tanıyamıyorum kendimi… Fazla
değil 11 yıl önce üniversiteyi kazanmak uğruna büyük bir savaş vermiş ve
sonucunda Ankara’ya gelmiştim. Belki en çok istediğim bölüm değildi Ankara
Üniversitesi-Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü… Ama üniversiteydi, gelecekti ve en
önemlisi Kütahya değildi. Kurtuluştu…
Peki gerçekten “kurtuluş” muydu? Ailemden ayrı, bin bir
zorlukla geçen yıllar… Ankara’ya büyükşehire alışma telaşı, taşralı küçük bir
kız olmanın getirdiği çekingenlik üstüne de zor bir okul… Parasızlık, devlet
yurdunda onca gürültüye karşın uyuyabilme ve ders çalışabilme, her şeyiyle
farklı bazen de kötü hatta bayat yemekleri yiyebilme… Bunların hepsine alıştım
inanabiliyor musunuz? Hem de bir senede… İkinci yılım o kadar da kötü değildi.
Çünkü artık tanıyordum Ankara’yı, okulu, yurdu… Bir sürü arkadaşım vardı ve
artık çalışıyordum bile. Hatta çeviri bile yapıyordum. Öyle yoğundum ki 36 saat
uykusuz kalma rekorumu ilk o yıl kırdım.
O yaz Antalya’ya bir tatil köyüne
staj için gittim. Dönüm noktalarından biri oydu. Turizmin bana göre olmadığını
anladım. Döner dönmez de çift ana dal başvurusu yaptım. Bölüm ise gazetecilik…
Rusçayı avantaja dönüştüreceğim bir mesleğim olmalıydı. Oldu da… Ama nasıl
oldu? Aynı anda 17 ders almak ne demektir bilir misiniz? İki fakülte arası
koşturmak nasıl bir duygudur hiç yaşadınız mı? Ben her gün koşturuyordum Cebeci’den
Sıhhiye’ye ya da tam tersi istikamete. Çünkü çoğunlukla param yoktu. Bu yüzden
öğrenci işlerine başvurdum. Yarı burslu yarı işçi kategorisinde öğrenci işleri
arşivinde çalışmaya başladım. Aynı anda futsal takımına da girdim. Bir ara
normal yürümenin nasıl bir şey olduğunu unutmuştum. Ama tam üç ay böyle yaşadım
ben. Sürekli ordan oraya koşturarak, bir yerlere yetişmeye çalışarak… Ama sonra
vücut iflas etti tabi. Baya bir hastalandım. Futsalı çok kötü şekilde bıraktım.
Derslere yetişme kaygısını da bıraktım mecburen. İyi kötü o seneyi de
toparladım. Arkadaşlarıma zaman ayırmak güç oluyordu ama onun için bile
uğraşıyordum. Arşivde bir saatlik çalışmamızın karşılığı 3.120 lira gibi bir
şeydi. Arkadaşlarım “ biz sana 3.5 lira verelim yanımızda kal, muhabbet edelim,
görüşemiyoruz” bile derlerdi.
Yeri geldi aylarca eve-Kütahya’ya
gidemedim. Ama derslerimi verdim. Hatta çiftanadal için yaz kursuna kaldım.
Aynı zamanda pastanede çalışıp paramı da kazandım. Kazanmak zorundaydım çünkü
artık yurttan bunalıp eve çıkmıştım. Babam işçi emeklisiydi ve zaten emekli
maaşı zar zor yetiyordu. İnatla çalıştım yeri geldi uyumadım, aileme de
arkadaşlarıma da vakit ayırdım. Çok başarılı değildim ama derslerimi geçiyordum.
Öğrendiklerimi unutmamaya çalışıyordum. O yıl arkadaşlarla tatile bile gittik.
Son yıl yine koşuşturmayla geçti
ama hayatıma TRT girdi. Ya da ben TRT’ye girdim ne derseniz. Tamam ayrıntıları
geçeyim ama hiç pes etmedim sonuç olarak. Şimdi ediyor muyum? TRT çok ümitsiz
bir zamanda umut olmuştu bana. 7 yıl
sonra ise acı veren bir şeye dönüştü. Çünkü birdenbire işsiz kaldım. Tüm düzenim
altüst oldu. Evlenmeyi planlıyordum. Evlilik ben iş bulana kadar rafa
kaldırıldı. Bu dünyanın pek çok kirli yüzünü aynı anda görmüş oldum. Herkes mi,
her şey mi aynı anda çekip gider? Öyle oldu ama… Yazıcım bile bozuldu. İş aramak
için, çeviri yapmak için kullandığım laptop bile nişanlımın.
Bir zamanlar o her yere koşan, hiçbir
şeyde yıkılmayan kız çocuğuna ne oldu bilmiyorum ama şu an aynada gördüğüm
kadın başka biri sanki… Keşke büyümeseydim… Pes etmemem lazım biliyorum. Ama
hiç kolay değil. Hele de sürekli darbe yemeye devam ederken…